Bumerang

19 Kasım 2013 Salı

TEBRİZ’E VARIŞ


        Eşimle birlikte yurtdışına ilk çıkışımız İran'a oldu. Bir buçuk ay önce Tebriz'e görevi sebebiyle gitti ve sağ olsun her şeyi ayarladı. Artık Tebriz'de kalacak bir evimiz var. 
        Bir buçuk ay süren ayrılığı geride bırakıp İran'a en yakın sınır kapısına varmak için Iğdır'a yola çıktım. İki saat süren bir uçak yolculuğundan sonra Iğdır havalimanına vardım. Iğdır’a ikinci gelişim. Daha önce eşimi uğurlamak için gelmiştim. Arabayla uzun bir mesafe. Ankara’dan tam on dört buçuk saatte gelebilmiştik. Çok şükür ki bu kez uçakla geldim. Kocacığımla uzun bir ayrılık yaşadığımız için, hava alanından itibaren bir romantizm havası bizi etkisi altına aldı. Bakışmalara ara vermek lazımdı çünkü önümüzde uzun bir yol vardı.
   Iğdır havasıyla beni yine şaşırttı. İzmir'den farksız. Bunu ikinci kez deneyimlemiş olsam da Türkiye'nin neredeyse en doğusundaki kentin iklimini kabul etmiyor beynim. Ceket fazla geliyor.
   Gelişimiz Aşura yasına denk geldi. Meydanda büyük bir çadır kurulmuş, Hz. Hüseyin şehit olduğu için yas tutuluyordu. Hoparlörlerle ilahiler okunuyordu.
(Bakınız; Kerbela Olayı:  Miladi 10 Ekim 680 tarihinde, bugünkü Irak sınırları içindeki Kerbelâ şehrinde, Hz. Muhammed'in torunu Hüseyin bin Ali'ye bağlı küçük bir birlik ile Emevi halifesi I. Yezid'e bağlı ordu arasında cereyan etmiştir. Bu savaş Şiî ve Alevî inanışının belkemiğini oluşturan en önemli olaylardan biridir. Muhammed'in kızı Fatıma'nın Muhammed’in kuzeni Ali'den olma oğlu İmam Hüseyin'in ölümü, Şiîlerce her sene Aşûre Günü'nde yâd edilir. -Kaynak wikipedia)
Iğdır'da Aşura Hazırlıkları

   Bir saatlik yemek molasından sonra Doğu Beyazıd üzerinden sınıra doğru yola çıktık. Iğdır’dan Gürbulak sınır kapısı sadece 80km. Gece yolculuk yapmayı hiç sevmem. Ama mecburduk. Sınırdan Tebriz’e 275 km’yi gece gitmek durumundaydık.  Hava kararmadan, Ağrı Dağı’nın eteğindeki yolda ilerlerken, karlı tepelerini selamladık.   
Ağrı Dağı
Türkiye tarafında duble yollarla ilerledik hep. Yollar altımızda kayarken, kuyruk olmuş tırları görünce, sınıra yaklaştığımızı anladık. Belki de günlerce burada bekliyorlardı. Tır şoförlerinin karnını doyurmak için gezen köfteciler vardı. Çoğu aşağı inmiş, sigara tellendiriyordu. Onları arkamızda bırakarak, bozulmaya başlayan yollarda ilerledik. Türkiye sınırına girerken iki üç tane kocaman demir kapılardan transit geçtik. Görevlilerin olduğu bölüme geldiğimizde arabalardan indik ve pasaport işlerimizi hallettik. Görevlilerden biri bizimle ilgilenirken, diğer ikisi de playstationda futbol oynuyorlardı. Bütün gün orada durmak sıkıcı olsa gerek…

Gürbulak Sınır Kapısı
   Türkiye sınırında iken karşı tarafı görebiliyorsunuz. Zaten neredeyse arada beş altı metre var. Karşıda kocaman afişlerde Humeyni ve Hamaney posterleri sizi selamlıyor. Türkiye tarafında bir Atatürk görmeyi istedim doğrusu.
Gürbulak sınır kapısında İran tarafı
     İran sınırına girmeden hemen önce kalçamı kapatan ceketimi giydim ve İran usulü türbanımı da başıma geçirdim. Görevliler Azeri Türkçe’si konuştukları için çoğu şeyi anlayabiliyorsunuz. 


İlk girişte arabanın her yerini didik didik aradılar. ”Hanım da insin” dediler indik. Tekrar pasaport kontrolüne gittik. İkinci girişte aramadılar. Eşim sadece “Hanımın eşyaları” dedi. Formaliteden işlerle oraya git, mühür bastır gibi bir sürü ıvır zıvır şeylerle sınırdan hemen geçemedik. Bende acayip bir heyecan vardı. Türkiye’de türban taksam belki bu kadar gerçekçi olmayacaktı. Sonuçta şeriatla yönetilen bir ülkeye giriyordum. Gerçi eşim o kadar korkulacak bir şey olmadığını anlatmıştı ama yine de ilk olmasının verdiği korkuyla karışık bir his yaşadım.       
     Sınırların ülkelerin vitrinleri olduğu düşünürsek, İran tarafının çok bakımsız olduğunu söyleyebilirim. Yine de önyargı geliştirmek istemiyordum. Yarım saatlik bir oyalanmadan sonra nihayet İran’daydık. Sağıma soluma bakmaktan örtüyü unutuyordum. Alışmamışım sonuçta. Eşimle buluşmadan önce çektirdiğim fönün bir anlamı kalmadı, kayıveriyordu saçımdan ya da nerede olduğumu unutup, kendim çekiyordum. Arabanın içinde bir sorun yoktu neyse ki.
    Tebriz’e kadar Bazargan, Maku, Marand ve Sofian adı altında yerleşim yerlerinden geçtik. Gece olduğu için çok detaylı göremiyordum. Sokaklar boştu. Evler kutu gibiydi. Hani çocukluğumuzda çizdiğimiz apartmanlar var ya, balkonsuz, aynı onlar gibi. 
     Yolları geçerken, bir film setinde olduğuna inanıyor insan. Bazı evlerin camları yarısına kadar buzlu cam. Açık perdeli bir ev yok. Dükkanlar çok komik. Tabelaları sadece ışıklı panolardan oluşuyor. Farsça yazılar kırmızı ışıklarla çevrelenmiş, yanıp sönüyorlar. Farsçayı bilmediğim için, o yazılar bana birer motifmiş gibi geldi ve resimsiz, yanar döner reklamcılıkları hoşuma gitti.
     Desenlerle bezenmiş dükkânları geçtik birer birer. Tabela asmayı da sevmiyorlar herhalde. Fabrikaların, dükkânların dış yüzleri kendini ifade etmeye çalışan yazılarla dolu. Bir çeşit grafitiye benzettik ikimiz de. Yollar İran bayrağının renkleri olan yeşil, beyaz, kırmızı neon ışıklarıyla adeta bir bayram yeri. Yol boyunca evlerin çoğunun önündeki giriş lambaları kırmızı ya da mavi lambalı. Sanki gece kulüplerinin olduğu bir yere gelmiş gibi hissettik. Geceyi donatan renklerin arasından geçerken, Türk kamyoncular için kalacak yer ve yiyecek temin eden  “Cevat’ın Yeri”, “Abbas’ın Yeri” gibi dükkânlar da dikkatimi çekti. Eşim uzun bir günün sonunda dinlenmem gerektiğini söylese de, tek bir saniye bile gözlerimi kapatmak istemedim. Pür dikkat trafik levhalarındaki latince yazıları da takip ederek Tebriz yazısını görünce heyecanlanıveriyordum. 
         Bende zaten gezme konusunda çocuksu bir taraf var. Yeni bir ülke ve insanların turistik gezi bile yapmayı düşünmediği coğrafyalar olunca heyecanımı gizlemem mümkün değil. ( Şafak Pavey’den alıntıdır :) )
        Yolları kaybetmek de mümkündü. Çünkü tabelaların çoğu Farsça. Okuma yazma bilmeyenlere gerçekten üzüldüm. Çünkü ben de hiçbir şeyi okuyamadığım için kendimi kötü hissettim. Tüm hayatımı bu şekilde geçirebileceğimi düşünemem doğrusu. Tebriz’de uzun süre kalmamız gerekirse, Farsça kursuna gitme hayalleri kurdum.
     Yol uzundu. İhtiyaç molası için yerler gördük tabelalarda. Renkli renkli gece kulübünü andıran yerlerden birine kırdık direksiyonu. Benim de kullanabileceğim bir tuvalet bulamadık. Restoran yazıyordu ama kapalıydı çoğu yer. Bir süre daha ilerledik. En sonunda dayanamayıp, tır şoförlerinin park ettiği bir restorana girmeye karar verdik. Ben çekinerek arabada bekledim. Eşim içeri girdi. İnsanlara derdini anlatmaya çalışıyordu. İçerde ne kadar insan varsa başına toplandı. Durumu anlamaya çalışıyordum. Bir beş dakika kadar sonra elinde bir demlik çayla dışarı çıktı. Onunla birlikte içerideki adamlar da arabaya doğru geldiler. Ben de arabadan dışarı çıktım.” Hoş geldin yenge” diye karşılaşınca epey şaşırdım. Türkiye’den gelen tır şoförlerinin konakladığı bir yermiş burası. Ne şanslıyız onlarla karşılaştığımız için! Ankara’dan, Eskişehir’den, İstanbul’dan mal yükleyip düşmüşler yollara. Türki Cumhuriyetlere mal taşıyanlar yaşadıklarını anlatmaya başladılar. Türkmenistan’da dikta rejimi olduğu için tır şoförleri çok zorlanıyorlarmış. Trafik kontrollerini abartılı buluyorlarmış, çok bekletiliyorlarmış. Rüşvet de cabası.
      Bir taraftan çayımızı yudumlarken, diğer taraftan Gürcistan’daki bir meslektaşlarının kandırılış hikayesine kulak veriyorduk. İçerde iki sene yatmak durumunda kalan arkadaşları için epey üzgündüler. Bir ay evlerinden ayrı kalmanın zorluklarından da bahsettiler. Hatta bizim de artık onlara benzediğimizi söylerken gülüştük. İran’da hiçbir problem yaşamayacağımızın da altını çizdiler özellikle. İki soda ve tırlarından getirdikleri bisküvileri de yanımıza yolluk yaptılar.
       Yabancı yerlerde kendi insanını gördüğünde, kendini güvende hissediyorsun. Aynı havayı solumak, yabancılaşmayı azaltıyor sanki. Siyasi görüş, farklı kentler, her şeyin üzerinde bir derinlikle koyu bir sohbete dalabiliyorsun. Sahipleniyorsun ve sahipleniliyorsun fark etmeden. Babacan tır şoförü amcalarla vedalaşıp, ışıklı yollara doğru düştük yeniden. 
      Yol akarken, onları düşündüm. İnsanlarla iletişim kurmayı severim. Keşke ışık ve zaman uygun olsaydı, foto röportaj tadında bir çalışma yapabilseydim diye geçirdim içimden. Daha ne hikayeler, ne kareler çıkardı tır şoförlerinden. Kendi yolumuza devam ederken, yollarının açık olmasını, tez zamanda ailelerine kavuşmalarını diledim.
     Karanlığı yararak ilerledik, ışıkların içinde büyük bir bir kent çıkıverdi önümüze.
Yaklaşırken yollar da düzelmeye başladı. Tabelalarda hem latince hem farsça sokak isimleri de göze çarpıyordu. Geniş geniş yollardan Vali Asr caddesine doğru süzülürken, mimarideki değişimi fark ettim. Sınırdan Tebriz’in içine kadar olan bölgenin sosyoekonomik seviyesi farklıydı. Evler küçük, sıkışık, dükkanların yapısı bile değişikti. Tebriz’de dükkanların tabelalarında resim görünce sevindim nedense. Evler sarı tuğladan yapılmıştı. Çok lüks apartmanlar vardı. Sokaklar oldukça geniş ve yollar ağaçlandırılmıştı. Anladığım kadarıyla her yerde olduğu gibi burada da zengin ve fakir arasındaki uçurum fazlaydı.
     Trafik gece olmasına rağmen, tam bir felaketti. Kural yok. Şerit değiştirmenin bu kadarına da pes doğrusu diyeceğim bir sürü duruma tanıklık edeceğim belliydi. Aşura sebebiyle çok fazla sayıda insan yoktu. Siyah bez afişler üzerinde Kerbela Olayını ifade eden resimler vardı. Saat 23.00’e yaklaşıyordu ama ilahiler kulakları burada da doldurmaya devam ediyordu.
     Homafer Meydanı’na yakın olan evimize geldiğimizde, evlerin altındaki otoparklar dikkatimi çekti. Bu sebeple sokaklar en azından gece daha sakin ve düzenli gözüküyordu. Tabi ki gündüz trafiği gördüğümde bu dediğimden pişman olacaktım.
     Evimizin asansörsüz olmasına homurdanmadan(!) çıktık yukarı. Ev geniş, doğalgazlı bir şöminesi bile var. Eşim onu ilk ve son kez yaktı. Gaz kokusundan içim bulanmaya başlayınca kapattırdım. Beyle oryantal romantizm yaşayacağız ve de doğal gaz sudan ucuz diye öteki dünyayı boylamaya hiç niyetim yok. Zaten önünde postaki de yoktu. :) 
     Uzun bir yol olmuştu. Gözler yorgunluğa ve doğal gaza teslim...Bu kentte çok güzel günler geçireceğimizi hissederek güzel bir uyku çektik.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder