Bumerang

26 Kasım 2013 Salı

MODERNLEŞME YOLUNDA

Tarihsel yazılar can sıkıcı olur biliyorum, çok uzatmamaya çalışacağım. Ama o ülkede kısa bir süreliğine bile olsanız, tarihsel bazı detayları bilmeniz, kültürü tanımanıza yardımcı oluyor. Bir varmış bir yokmuş  diyerek mi başlasam... 

İlk çağlardan itibaren sırasıyla Elamlar, Aryanlar, Parslar,  Makedonyalılar(İskender Dönemi) , Aşkaniler, Sasaniler, Araplar, Selçuklular, Moğollar, İlhanlılar, Timurlular, Safeviler, Zendliler, Kaçarlar’a ev olmuş.

Tamam tamam, o kadar da eskilerden bahsetmeyeceğim. Yakın tarihe bir göz atalım:

Birinci Dünya Savaşı sırasında genelde tarafsız kalmış ama Rusya’nın ve İngiltere’nin etkisi altında kalmış. 1917 Ekim Devriminden sonra Ruslar İran üzerindeki iddialarından vazgeçmiş. Ülke tamamen İngiliz etkisine girmiş.

1926’da Rıza Han, Pehlevi Hanedanlığı’nı kurmuş. İran’ı modernleştirmek için Atatürk’ü örnek almış. Kara çarşafı ve Aşura yasını yasaklamış. Birçok sosyal devrim yapmış. Dilde sadeleşmeye önem vermiş, Farsça’nın içindeki Arapça ve Türkçe kelimeleri temizlemeye çalışmış. Daha çok Fars milliyetçiliğinin öne çıkması için kültürel politikalar uygulamış. Aslında kendisi Azeri kökenli. Türkiye ziyaretinde Atatürk’le Türkçe konuşmuş. Burada, Şah’ın kendi halkını aşağıda gördüğü, bu sebeple şatafatlı hayat tarzını benimsediği, evinde İngilizleri çalıştırdığı söylentisi de var. Atatürk’ün her yönünü örnek almamış demek ki…
İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmaya çalışmış. Rusya bazı İran topraklarını ele geçirince Amerika ve İngiltere’ye yaklaşmış.
O zamanlar İngiliz-İran ortak petrol şirketleri milyonlarca dolar kazanıyorlarmış. Milliyetçi başbakan Musaddık, her türlü dış baskıya rağmen İran petrollerini millileştirmiş. Halen o gün, resmi tatil olarak kutlanıyor. (Kutlamak lazım. Biz de her şeyimizi elden çıkartıyoruz. Yine tutamadım kendimi, sözde siyaset yapmayacaktım ama dayanamıyorum. )
İngilizler de boş durmamış tabi, pastadan pay alamayacaklar ne de olsa, İran petrollerine uluslararası boykot uygulamış. İran’ın petrol gelirleri neredeyse sıfıra inmiş. Düşünsenize bol miktarda petrolün var, rafineride işleyemiyorsun, tankerin yok, bu yüzden de taşıyamıyorsun.
Tabi ki uzun süre dayanamamışlar. 1953’te Musaddık sınır dışı edilmiş. Petroller de hoooop uluslararası bir şirketin eline… Tahmin edin hangi ülke? ABD tabi ki. %40 ortak olarak hem de. O zamanlar da her şeye karışmayı sevdiklerinden, Şah’a baskı yapmışlar. Ekonomide değişiklik yap demişler. “Beyaz Devrim” adıyla büyük bir reform hareketine girişilmiş. Hiç şaşırtmadı beni ki, kamu kuruluşları özelleştirilmiş. Batı tarzı hayat dayatılmış. Güzel sosyal reformlar da yapılmış aslında. Ama halkın ne dediğine kulak verilmemiş. Halk Şah’la aynı vizyonu paylaşmıyormuş. Yapılan yeni düzenlemelerle yoksullaşma artmış, büyük şehirlere göç başlamış. Büyük şehirlerde diskolar, eğlence yerleri ile batıdakiler gibi yaşamışlar.
Zaman içerisinde Şah’ın otoritesine karşı çıkanlar artmış. Çünkü, yapılan toprak reformları, büyük toprak sahipleri olan ulemaların canını sıkmış. Enflasyon sürekli yükselmeye başlamış. Seçme ve seçilme hakkı Müslüman olmayanlara da tanınmış. Şeriat isteyenler ve istemeyenler olarak toplum iki kutba ayrılmış. Ekonomi gittikçe kötüleşirken kitleler sokak gösterilerine başlamış. Şah da bu gösterileri en sert bicimde bastırmış.
1. Dini Lider Humeyni
Bu sırada yurtdışında olan dini lider Ayetullah Humeyni’nin popülaritesi artmış, direnişin simgesi haline gelmiş. 1978 yılında Şah kendini kurtarmak için iyice zıvanadan çıkıp şiddeti iyice arttırınca sıkıyönetim ilan etmiş. Tahran, Tebriz ve Kum’daki  sokak gösterilerinde yüzlerce kişi öldürülmüş.  16 Ocak 1979’da ülkeyi terk etmek zorunda kalmış. (Buranın tatilleri meşhurdur. Bu tarih de resmi tatilJ)

Humeyni’nin görüşü, milliyetçilik ve muhafazakarlık bileşimiymiş. Devrim karşıtı taraftarları idam edilerek çok kan dökülmüş. 
1980’de referandumla halkın %97’si devrime evet demiş.

(Devrim zamanı İran’ı daha iyi anlayabilmek için 2007 yapımı Persepolis isimli animasyon filmini ve 2012 yapımı Yılmaz Erdoğan'ın da oynadığı Gergedan Mevsimi’ni izlemenizi tavsiye ederim. 
http://www.imdb.com/title/tt0808417/)







Humeyni Dönemi’nden itibaren ABD ile düşmanlık başlamış. Amerika’nın tanrıtanımaz bir kültürün temsilcisi olduğunu düşünmüşler. Zamanında Şah’ı destekliyor oluşu da buna bir sebepmiş.


1979 yılında Tahran’daki Amerika Büyükelçiliği’nde 52 kişinin rehin alınmasından 444 gün sonra, 1980 Nisan’ında ABD başarısız bir kurtarma operasyonu gerçekleştiriyor. Bu olayla birlikte ABD-İran ilişkileri tamamen kesiliyor. (“Operasyon Argo” filmini izlediyseniz olayı daha iyi gözünüzde canlandırırsınız. Film klasik bir "Kahraman Amerika" algısıyla yapılmış. Sadece o zamanı biraz yakalamak isteyenler için filmin linki burada, buyrunuz; http://www.imdb.com/title/tt1024648/  ) 
Rafsancani


Humeyni 1989'da ölmüş. Yönetim, Devrim Muhafızları'nın etkin olduğu bir dini rejim haline gelmiş. Dini lider olarak daha önce Cumhurbaşkanlığı yapmış olan Hamaney iş başına gelmiş.(Hala dini lider kendisi.) Cumhurbaşkanı ise Rafsancani olmuş. Bir modernleşme hareketi başlattıysa da etkili olamamış.


2.Dini Lider Hamaney
Hatırlayanlarınız vardır elbet, 1980’de Şatt-ül Arap su yolunun kontrol edilme isteği sonucu  başlayan Irak-İran savaşı tam 8 sene sürmüş. Her iki ülke de savaşın ağır harcamalarından payını almış. Savaş bittiğinde de her iki taraf hiçbir şey elde edemeyerek eski sınırlarına çekilmiş.

Hatemi
1997’de Hatemi Cumhurbaşkanı olmuş. Devrim Muhafızlarının etkisini azaltmaya çalışmış. Uyguladığı iç ve dış politika gençler tarafından sevilmiş. Örneğin internet kullanımı artmış. İran kendi GSM ağını kurarak dış dünya ile ilişkilerini pekiştirmiş.





İran'da problem şu: Cumhurbaşkanı ne yaparsa yapsın, mollalardan oluşan meclis tarafından onanmıyor ve modernleşme için tüm girişimler sonuçsuz kalıyor.Mollalar olduğu sürece, Cumhurbaşkanı istediği kadar ileri görüşlü olsun, durum değişmiyor.

Ahmedinejad
Tahran’ın yoksul bir semtinden çıkan “Halkın adamı” lakaplı gelenekçi aday Ahmedinejad, 2005’te seçimi kazanmış. İzlediği politika biraz daha sert bulunmuş olsa da, İran’ın adını da duyurmaya başlamış.

Kendi petrolünü kendisi ürettiği halde, bunları işlemek için yeterli rafinerisi olmadığından 2007 yılında büyük bir petrol krizi olmuş. Benzine %100 zam yapılmış. Günlük 10lt zamsız benzin, ama aşılırsa zamlı fiyattan alınması zorunlu kılınmış. Peykan marka otomobilleri, fazla benzin tükettiği için piyasadan çekilmiş. Amaçları petrol tüketimini azaltmakmış. Var olan ekonomik ambargonun üzerine tüm bu olanlar enflasyonu yükseltmiş.

Çareyi nükleer santrallerde aramış, uranyum zenginleştirme çalışmalarına hız vermiş. (2010)
Tabi ki başta ABD olmak üzere tüm batılı devletler, İran’ın nükleer silah üretebileceği kuşkusuyla yoğun baskıya başlamış. Baskılara boyun eğmek istememişler ve çalışmalara tam gaz devam etmişler.

Hasan Ruhani
Ağustos 2013’teki seçimlerinde Hasan Ruhani, hem ülkenin reform yanlısı kesimlerin sempatisini kazanmış, hem de ılımlı görüşleriyle dini liderlikle olan yakın bağları nedeniyle %52 oy oranıyla kazanarak İran İslam Cumhuriyeti’nin 7. Cumhurbaşkanı seçilmiş.


Buraya kadar ben de hiçbir şey bilmiyordum. Bu yüzden –miş, -mış’la anlattım.  
Artık –di’li geçmiş zamana geçebilirim çünkü ben de olaylara tanık oluyorum.

Sizler Türkiye’de varsa yoksa dershaneler açılsın mı kapatılsın mı tartışmalarına tanık olurken, benim algım sadece İran’la ilişkili konulara yöneliyor.

Ruhani’nin söz verdiği reformları başladı gibi. Başladı diyorum çünkü; söz başka, uygulama başka. Kasım’ın başında ahlak polisinin kadınları 'uygunsuz giyindiği için' gözaltına alma ya da tutuklama yetkisini elinden aldı. Bu çok büyük bir coşkuyla karşılanmadı burada. İnsanlar bu konuda temkinli. Henüz yeni başa geçmiş birisine tam olarak güvenmeleri için zamana ihtiyaçları var. Burada inzibat denen polislerle birlikte kara çarşaflı ahlak polislerinden birkaçını gördüm. Demek ki gerçekten bazı şeylerin tam olarak değişmesi için zaman gerekli. 

İki gün öncesinde de Cenevre’de İran ile BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa) ve Almanya’dan oluşan altı ülke arasında uluslararası tarihi bir anlaşma imzalandı. Tahran yönetiminin nükleer programının kontrol altına alınmasını sağlayacak bu anlaşma ile, İran yaptırımların yumuşatılması şartıyla nükleer faaliyetlerini sınırlayacak.

İşte bu haber yüzleri gülümsetti. Çünkü ambargonun ortadan kalkması demek, İran parasının değerinin artması demek.  İran ile batı arasındaki ilişkilerin de süratle normalleşmesi anlamı taşıyor. Buradaki insanlar İran’ın kendini dış dünyaya bu kadar çok kapatmasından rahatsız. Bu anlaşma ile ticari etkileşim artacak. Demokrasi ve hukuk devleti(!) olma yolunda önemli adımlar atılacak olması insanları heyecanlandırıyor.


Onların heyecanını ben de paylaşıyorum. Umarım modernleşen dünyada, milli değerlerini ve varlıklarını koruyarak, diğer modernleştiğini zanneden ülkelerdeki gibi yozlaşmadan bu yolda ilerlerler. 




























24 Kasım 2013 Pazar

KOMŞUMUZU HİÇ TANIMIYORUZ


Bizim buraya gelme hikayemiz bir senedir var. Yılan hikayesine döndü hatta. Neyse… Onca zamandır İran konusunda araştırıyorum, okuyorum, soruyorum, insanlarla tanışıyorum. Bu öğrendiğim taze bilgiler, daha öncekilerden o kadar farklı ki. Televizyonlardan, sağdan soldan duyduklarımızdan, yalan yanlış bilgilerden oluşan önyargılarımız var. Bir de insanın egosu var, birilerini hor görmezsek, ötekileştirmezsek rahat edemiyoruz sanki. Bu ego ve önyargılar kendi doğumuzdan bizi soyutlamış. Hani nasıl dünyada birçok ülke bizi hala fes takıp deveye binen insanlar zannediyor, biz de İran’ı bambaşka bir yere koymuşuz kafamızda. (Benzeri bir durumu yaşayan arkadaşım Vesile de kendi bloğunda bahsetmiş ötekileştirmelerden. http://www.ipekyilmaz.com/  Sen Türk müsün? başlığına bir göz atıverin. )


Bizim oraya gideceğimizi duyanlar arasında tebrik edip, İran uygarlığının önemine vurgu yapanlar çok azdı. Genelde sırıtıldı, benim başörtüsü takmama takıldılar. Komik buldular durumu. Benim rahatımı(!) bozup oraya gitmem ve zor durumda kalacağımı düşünmeleri, o asla ve asla gezgin olamayacak insanlara kendini iyi hissettirdi. Demek ki bu duyguyu hissetmeye ihtiyaçları varmış dedim, ben de güldüm geçtim. İran’da Farsça konuşulduğunu bilenler çok azdı. Arapça konuşulduğunu zannedenler çoğunluktaydı. Tebriz’i duyunca ilgili olarak tek bilinen Şems-i Tebrizi idi. Hepinize selam olsun. Burası bildiğiniz gibi değil. İran bizim yıllardır komşumuz ve emin olun onlar bizi daha iyi tanıyorlar.
Şems-i Tebrizi
Ben de bu durumu nedense kendime misyon edinerek size bu blog aracılığıyla biraz Tebriz’den, İran’dan bahsedeceğim.
    İran, hemen yanı başımızda, tarihi çok eskilere dayanan bir uygarlık. Fars kültürü ile bizim kültürümüz, birbirinden çok şey almış. Ama muhtemelen Şii-Sünni ayrımı sebebi ile birbirimize yabancı gibi durmuşuz. Oysa ki Şems-i Tebrizi’yi, Ömer Hayyam’ı, Şiraz’ın bağlarını duymuşuzdur. Ama bu konuda da tam bir bilgimiz olmamıştır.
    Gizemli ve kapalı gibi görünen bu ülkede bize yabancı olmayan o kadar çok şey var ki. En önemlisi çok konukseverler. Televizyonlarda İran kanallarını değil, bizim kanallarımızı izliyorlar. Muhteşem Süleyman’a bayılıyorlar. Üstelik özellikle Doğu ve Batı Azerbaycan eyaletlerinde Türkçe konuşuyorlar. Türk’üm dediğinizde gözleri parlıyor hepsinin. “Ben de Türk’üm" diyorlar. Sanki bizi kendilerine örnek alıyorlar gibi. Bizden ileride oldukları şaşırtıcı noktalar da var. Örneğin kadınları daha sosyal, daha çok hayatın içinde. Çılgınlar gibi araba kullanıyorlar. Erkeklerden daha çok iş hayatındalar. Hepsi Türkiye’yi görmek istiyor. Hali vakti yerinde olanları tatillerde bize uğruyorlar. Alışverişi bizden yapıyorlar.
Chador
     İran’da 1979’da İslam Devleti kurulduğundan beri “İslami Hicap” kuralları uygulanıyor. Ülkeye giren her kadın örtünmek zorunda. Ama bu sizi korkutmasın. Bizim ülkedeki kapanış şeklinden farklı. İki uç giyiniş şekli var. Ya örtü düştü düşecek, ya da “çador” denen çarşafı kullanıyorlar. Afgan giyiniş şekli olan burkaya rastlayamazsınız. Çadoru muhafazakar olanlar giyiyor. Dışarıdan bir çarşafı üstlerine battaniye gibi sarıyorlar ama çarşafın altındakiler gayet modern kıyafetler. Kadınlarla konuştuğumda, Türkiye’de örtünmenin özgürlük olarak düşünülmesini anlamlandıramadıklarını söylediler. Örtüler neredeyse başlarından düşecek. Çünkü istemiyorlar. Tebriz’de sanki bir gün kadının biri mini eteğini giyip, başını açıp sokağa çıkacak ve her şey değişecek. Öyle hissediyorum. Sınıra o kadar yaklaşmışlar. Her ne kadar turistlere karşı hoşgörülü olsalar da sakın bu siz olmayın. J Sonuçta buraya sadece gezmeye geliyoruz, kurallarını değiştirmeye değil. (Benim yaşadığım yerde kadınların nasıl giyindiğini öğrenmek için buyrun buraya tıklayın http://imgur.com/a/HUhqA  ya da buraya http://pendar.com/story/tehrans-street-style )






        Para birimi Riyal ama Tümen kullanıyorlar. Her şey riyal olarak yazılır, siz bir sıfır atarak tümene çevirirsiniz. Yaklaşık olarak 1 dolar 3000 tümen ediyor. Gördüğünüz şeyin fiyatını önce üçe bölüp dolar olarak hesaplayın, sonra ikiyle çarparak TL’ye çevirin. Alışveriş yapmak bu sebeple biraz zor oluyor, alana kadar epey vakit geçiyor. J Paralar çok büyük ve fazla fazla bulundurmak zorundasınız. Tomar tomar para taşıyorsunuz gibi gözüküyor. Dikkatli olmak lazım. Bize göre ucuz bir yer. Eşim arabamızın deposunu Ankara’da 300TL’ye dolduruyordu, burada ise sadece 30TL. komik değil mi? Bu sebeple etraf araba dolu. Her evde en az üç araba var. Bizim evimiz Homafer Meydanı’na bakıyor. Gençlerin kızlı erkekli arabalarıyla gösteriş için dolandıkları bir yer. Bazen gördüklerime inanamıyorum. Son sürat giderken aniden durup kızlarla tanışmak için kart veriyorlar. (Bana da yaptılar da ondan bu kadar iyi biliyorum. J Tebrizli arkadaşıma başıma geleni anlattığımda da "Eeeee, siz nasıl tanışıyorsunuz?" demişti. )
Hal böyle olunca şehrin gürültüsü de çok oluyor tabi. Bağlantılı olarak hava kirliliği de…
Araba demişken kendi ürettiği arabalardan da bahsedeyim. Trafikte Peykan, Samand, Pride  marka arabaları sık sık görebilirsiniz. Bizim kendi ürettiğimiz bir arabamız bile yok!! İran’daki araba sektörüyle ilgili daha detaylı bilgi için  http://forum.shiftdelete.net/otomobil/177013-iran%60da-uretilen-ve-kullanilan-arabalar.html  ziyaret edebilirsiniz.


Pride



Peykan





(Türkiye’nin kendi yerli otomobilinin üretilmesinin konuşulduğu bu zamanda İran’ın kendi otomobilini yıllar önce üretmeye başladığı ve bunu uzun süre sürdürmüş olmasını sanırım takdir etmek lazım. İran’ın milli arabası olan PEYKAN Farsça da "OK" anlamına gelmektedir. Hala İran’da yollarda yer alan ve adet bazında bir hayli fazla olan bu arabaların üretimine uzun bir süre devam edilmiş ancak ekonomik koşullar ve yüksek oranda benzin harcaması sebebiyle 2005 yılında üretimine son verilmiş. Ancak üretim bantlarının Afrika’daki ülkelere gönderildiği söyleniyor yani Peykan artık Afrika yollarında...)
      Erkekler kadınlara “Hanum” diyorlar, kadınlar da erkeklere “Agha”. Okunuşu bildiğimiz aga. Bugün benim agam işte olduğu için fırsat bulup uzun uzun yazabiliyorum. J
Hal hatır sormayı çok severler. “Yahşisen?”
En ufak bir olumsuzlukta özür dilerler. “Bağışla”.
Dilimizdeki benzerlikleri siz de görüyorsunuz. Bazı ilginç ifade şekilleri de var tabi. Örneğin Azerice’de “ayak” kelimesi yerine “kıç” kelimesi kullanılıyor. “Ayağım ağrıdı” demezler, “kıçım ağrıdı” derler.
Bizde de buna benzer bir söylemi belki duymuşsunuzdur. “Kıçını kır, otur.” Burada söylenmek istenen ayaktır. “Sabah”, “yarın” olarak kullanılır. Yani “sabah gel” demek, “yarın gel” demektir.
Elbise yerine "don" kelimesini kullanırlar. Bir Tebrizli'nin en büyük kabusu, Türkiye'ye geldiğinde uluorta yerde "Eneeee donlar çok güzelmiş."derken yakalanmalarıdır. :) Ki, bir Tebrizli arkadaşım bunu yaşamış. 
“Hoşgelmişsiz” diyerek karşılarlar sizi. Bir şey hoşlarına gittiyse “Hoşum geldi” derler.
Haftanın günlerine çok şaşıracaksınız. Tavla oynayanlara hiç de yabancı değil:
Şembe-Cumartesi   1.gün(Türkçe anlamı gün demek)
Yekşembe-Pazar    2.gün (Türkçe anlamı 1.gün demek)
Doşenbe-Pazartesi  3.gün(Türkçe anlamı 2.gün demek)
Seşenbe-Salı        4.gün (Türkçe anlamı 3.gün demek)
Charşenbe-Çarşamba 5.gün(Türkçe anlamı 4. gün demek)
Pençşenbe-Perşembe 6.gün(Türkçe anlamı 5. gün demek)
Cüme-Cuma 7.gün
Ne Hristiyanların ne de Yahudilerin sistemini kullanıyorlar. (Yahudilerin resmi tatili Cumartesi, Hristiyanların ise Pazardır.)Burada tatil zamanı ise Perşembe öğleden sonra ve Cuma’dır. Bu sebeple 1. Gün Cumartesidir.
Çok fazla bilgi yüklememek için burada kesmeliyim. Agham gelecek, evde aş yok. Yemek yapmak için internetin başından kalkmam lazım. Bir sonraki bilgi İran tarihi hakkında olacak. Ama masal tadında…

Tekrar görüşünceye kadar, hamınıza hudahafız. ( Hepinizi Allah korusun, Allahaısmarladık gibi bir anlamı var)

22 Kasım 2013 Cuma

ÇELİŞKİLER KENTİ TEBRİZ

     Ertesi gün Aşura’nın son günüydü. Evimiz camiye yakın olduğu için ilahileri neredeyse ezberleyecek duruma geldik. Özellikle seçtiğimiz için değil ama şu ana kadar oturduğumuz evler hep camiye yakın oldu. Camilerin minareleri bize göre daha kısa. Hemen hemen hepsi ışıklı ve de renkli taşlarla döşenmiş. Türkiye'de bile ezan okunuşu farklılık gösterir, burada da öyle. Daha bir yanık, gırtlaktan okunuyor sanki. Arada kahkahaya benzer bir sesle irkiliyorduk. Ağıt sırasındaki ağlama sesiymiş meğer. Bir yabancı için oldukça ilginç bir deneyim aslında. 
      Hoparlör sesleri yaklaşmaya başlayınca pencereye doğru koştum. Herkes siyah giyinmişti. Sokaklarda bizdeki halay gibi dizilen insanlar, sağ elleriyle sol göğüslerini döverek ağır ağır ilerliyorlardı. Kendinden geçercesine dövünenler de vardı. İsteyen en sona geçerek eşlik edebiliyordu. Bu şekilde ağıtlar yakarak sokak sokak dolaşıyorlarmış.



Aşura'da sokaklar
 Siyah başörtüm olmadığı için, ilk hevesle mavili yeşilli olanını başıma geçirdim ve eşimle birlikte sokağa çıktık. O kadar siyahın arasında kabak gibi sırıtıyordum. Dolaşan az insan vardı. Dükkanların hepsi kapalıydı. Arabanın içinde bir yerlere giden insanlar bize tuhaf tuhaf bakıyorlardı. Meğer Aşura’da sokak gezintisine çıkmak da hoş karşılanmazmış. 

https://www.youtube.com/watch?v=cxu9EYsut3E Bu linkten Aşura Gününde çektiğim videoyu izleyebilirsiniz.

     Hızlı adımlarla yaşadığımız bölgeyi bana tanıtmaya çalışıyordu eşim. Yoga merkezinin de olduğunu görünce, Tebriz hakkında yaptığım tüm önyargıları düşündüm. Yoga merkezi olacağı aklımın ucundan geçmezdi. 
     O sırada son ses Amerikan müziği dinleyerek hızla yanımızdan bir araba geçti. Hem de yasın son gününde. Çelişkilerle ve sürprizlerle dolu Tebriz sokaklarında, yiyecek almak için tek bir yer bulamadığımız için eve dönmek zorunda kaldık. Evdeki yufka  ve peynirle geçirdiğimiz ilk günden keyif aldım gerçekten. Aynı anda o kadar çok şey düşünüyordum ki, açlık hissettim diyemem. 
Başka bir yere gittiğinizde, kendinizi de gözden geçirme fırsatı buluyorsunuz aslında. Mesela ben alışkanlıklarımı fark ettim. Ekmek seven yanım, o anda “Aaa ekmek yok, ne yapacağım şimdi derken, diğer gezgin yanım da onu bastırmaya çalışarak, “ekmek yemezsen ölmezsin ya” diyordu. Tencere tava eksiğimiz vardı. Eldekilerle homurdanmadan neler yapabileceğimi fark ettim. Sonuçta şimdilik kısa bir süre buradayız. Normalde, mutfak bana ait olmalı ve her şey elimin altında tam olmalı gibi bir takıntım var. O mutfağın her şeyiyle ben ilgilenmeliyim, düzenim olmalı. Hani erkek kediler bulundukları ortamı işeyerek belirlerler ya, ben de onlar gibiyim denilebilir. Mutfağıma birinin girmesinden hoşlanmam. Eşimin bile...
        Bu sefer sarımsak sıkacağın yok, renden yok, bir tavan ve bir tenceren var. Kavanozların yok, aldığın her şey paketlerinden azar azar kullanılıyor. Marifet, böyle bir mutfakta çalışabilmekte. (Kendime de bir güzel gaz veririm böyle.) Kişisel olarak evcimen olsam da, alışveriş yapmadan, rutininin dışında işler yaparak, o eve bağlanmadan durabilmek bile, kişisel gelişim için harika bir fırsat.

Tebriz'deki LalehPark Alışveriş Merkezi

      Aşura 14 Kasım’da bitti. 15 Kasım’da her yer canlanmaya başladı. Burada meydanlara “feleke” deniyor. Büyük Felekeye gittik. İnterneti hallettik. Her ne kadar alışkanlıklarımdan kendimi sıyırmaya çalışsam da, sosyal medya buna dahil olamıyor. İnternet hızı Türkiye’dekinden yavaş ama adamların kendine ait her şeyi. Buna bile saygı duyarak yavaş internete bağlanabilirim. Yürüme mesafemizde, her yer yakın evimize. Hani Amerikan Pazarları vardır ya bizde, çarşıda onlara benzer bir sürü dükkan görebiliyorsunuz. İçinde hem tütün satılan, hem de yüz kremi alabileceğiniz ilginç çeşitliliği olduğunu düşündüğüm yerler. Fiyatları kıyaslarsak, gümrükte fiyat farkı konduğu için, neredeyse iki katı. Her nasılsa spor ayakkabımı getirmeyi unutmuşum, fiyat farkını görünce, ayakkabısızlıktan ölsem almamaya karar verdim. Hele bir LalehPark denen alışveriş merkezleri var. Aman Allahım, madem onların parası bizim paramıza göre değer kaybetmiş durumda, bu insanlar nasıl alışveriş yapabiliyorlar diye sormadan duramıyorsunuz. Türkiye’deki tüm markalar var. Mango, Bershka dahil… Dedim ya ironiler kenti diye, en alt katı her alışveriş merkezinde olduğu gibi büyük bir süpermarket. İsmi de "All in All". Türkiye'de de dükkanlara yabancı isimler konması tuhafıma gider, burada da aynı öyle. All in All da ne demek oluyor? 
LalehPark'ın terasından Tebriz

LalehPark

LalehPark


Bana komik geldi. İran globalleşmeyle gelen aynılığa daha ne kadar dayanır bilemem ama bir yerlerden başlamış bile. Duyduğumuza göre muhafazakar yapıda olanlar, bu alışveriş merkezinin olmasından rahatsızlarmış. Alışveriş merkezlerini ben de sevmiyorum. Ama bizdeki problem şu, bizde çok fazla AVM  var.
 Bir de şunu söylemem gerekir; bu kadar estetikli kadını bir arada görmedim. Kaşları kalıcı makyajla Star Warstaki Mr.Spak’a benziyor.  :)


Bir tanesi ayrı olsun diye kadınların birbirini kesme özgürlüğü ile taradım her birini. Yok! Hepsinin kaşları yaş farkı olmadan aynı.
Kel erkek de yok sanki. Saç ekimi de çok fazla uygulanıyormuş. Belki genelleme yapmak mümkün değil ama, benim gördüğüm o ki, Tebriz’de obez insan göremedim henüz. Yeme şekilleri bizimkine çok benziyor aslında. Sadece ekmek yerine daha çok yufka tüketiyorlar. Pilav çok yeseler de, pişirme şekilleri bizimkinden oldukça farklı, pişirene kadar içinde nişasta kalmadığı için mi bilmem o da yağ yapmamış. Pilav pişirmeyi ben de deneyeceğim, o zaman İran usulü pilav tarifini paylaşırım sizlerle… Şimdilik bu kadar. Görüşmek üzere…

19 Kasım 2013 Salı

TEBRİZ’E VARIŞ


        Eşimle birlikte yurtdışına ilk çıkışımız İran'a oldu. Bir buçuk ay önce Tebriz'e görevi sebebiyle gitti ve sağ olsun her şeyi ayarladı. Artık Tebriz'de kalacak bir evimiz var. 
        Bir buçuk ay süren ayrılığı geride bırakıp İran'a en yakın sınır kapısına varmak için Iğdır'a yola çıktım. İki saat süren bir uçak yolculuğundan sonra Iğdır havalimanına vardım. Iğdır’a ikinci gelişim. Daha önce eşimi uğurlamak için gelmiştim. Arabayla uzun bir mesafe. Ankara’dan tam on dört buçuk saatte gelebilmiştik. Çok şükür ki bu kez uçakla geldim. Kocacığımla uzun bir ayrılık yaşadığımız için, hava alanından itibaren bir romantizm havası bizi etkisi altına aldı. Bakışmalara ara vermek lazımdı çünkü önümüzde uzun bir yol vardı.
   Iğdır havasıyla beni yine şaşırttı. İzmir'den farksız. Bunu ikinci kez deneyimlemiş olsam da Türkiye'nin neredeyse en doğusundaki kentin iklimini kabul etmiyor beynim. Ceket fazla geliyor.
   Gelişimiz Aşura yasına denk geldi. Meydanda büyük bir çadır kurulmuş, Hz. Hüseyin şehit olduğu için yas tutuluyordu. Hoparlörlerle ilahiler okunuyordu.
(Bakınız; Kerbela Olayı:  Miladi 10 Ekim 680 tarihinde, bugünkü Irak sınırları içindeki Kerbelâ şehrinde, Hz. Muhammed'in torunu Hüseyin bin Ali'ye bağlı küçük bir birlik ile Emevi halifesi I. Yezid'e bağlı ordu arasında cereyan etmiştir. Bu savaş Şiî ve Alevî inanışının belkemiğini oluşturan en önemli olaylardan biridir. Muhammed'in kızı Fatıma'nın Muhammed’in kuzeni Ali'den olma oğlu İmam Hüseyin'in ölümü, Şiîlerce her sene Aşûre Günü'nde yâd edilir. -Kaynak wikipedia)
Iğdır'da Aşura Hazırlıkları

   Bir saatlik yemek molasından sonra Doğu Beyazıd üzerinden sınıra doğru yola çıktık. Iğdır’dan Gürbulak sınır kapısı sadece 80km. Gece yolculuk yapmayı hiç sevmem. Ama mecburduk. Sınırdan Tebriz’e 275 km’yi gece gitmek durumundaydık.  Hava kararmadan, Ağrı Dağı’nın eteğindeki yolda ilerlerken, karlı tepelerini selamladık.   
Ağrı Dağı
Türkiye tarafında duble yollarla ilerledik hep. Yollar altımızda kayarken, kuyruk olmuş tırları görünce, sınıra yaklaştığımızı anladık. Belki de günlerce burada bekliyorlardı. Tır şoförlerinin karnını doyurmak için gezen köfteciler vardı. Çoğu aşağı inmiş, sigara tellendiriyordu. Onları arkamızda bırakarak, bozulmaya başlayan yollarda ilerledik. Türkiye sınırına girerken iki üç tane kocaman demir kapılardan transit geçtik. Görevlilerin olduğu bölüme geldiğimizde arabalardan indik ve pasaport işlerimizi hallettik. Görevlilerden biri bizimle ilgilenirken, diğer ikisi de playstationda futbol oynuyorlardı. Bütün gün orada durmak sıkıcı olsa gerek…

Gürbulak Sınır Kapısı
   Türkiye sınırında iken karşı tarafı görebiliyorsunuz. Zaten neredeyse arada beş altı metre var. Karşıda kocaman afişlerde Humeyni ve Hamaney posterleri sizi selamlıyor. Türkiye tarafında bir Atatürk görmeyi istedim doğrusu.
Gürbulak sınır kapısında İran tarafı
     İran sınırına girmeden hemen önce kalçamı kapatan ceketimi giydim ve İran usulü türbanımı da başıma geçirdim. Görevliler Azeri Türkçe’si konuştukları için çoğu şeyi anlayabiliyorsunuz. 


İlk girişte arabanın her yerini didik didik aradılar. ”Hanım da insin” dediler indik. Tekrar pasaport kontrolüne gittik. İkinci girişte aramadılar. Eşim sadece “Hanımın eşyaları” dedi. Formaliteden işlerle oraya git, mühür bastır gibi bir sürü ıvır zıvır şeylerle sınırdan hemen geçemedik. Bende acayip bir heyecan vardı. Türkiye’de türban taksam belki bu kadar gerçekçi olmayacaktı. Sonuçta şeriatla yönetilen bir ülkeye giriyordum. Gerçi eşim o kadar korkulacak bir şey olmadığını anlatmıştı ama yine de ilk olmasının verdiği korkuyla karışık bir his yaşadım.       
     Sınırların ülkelerin vitrinleri olduğu düşünürsek, İran tarafının çok bakımsız olduğunu söyleyebilirim. Yine de önyargı geliştirmek istemiyordum. Yarım saatlik bir oyalanmadan sonra nihayet İran’daydık. Sağıma soluma bakmaktan örtüyü unutuyordum. Alışmamışım sonuçta. Eşimle buluşmadan önce çektirdiğim fönün bir anlamı kalmadı, kayıveriyordu saçımdan ya da nerede olduğumu unutup, kendim çekiyordum. Arabanın içinde bir sorun yoktu neyse ki.
    Tebriz’e kadar Bazargan, Maku, Marand ve Sofian adı altında yerleşim yerlerinden geçtik. Gece olduğu için çok detaylı göremiyordum. Sokaklar boştu. Evler kutu gibiydi. Hani çocukluğumuzda çizdiğimiz apartmanlar var ya, balkonsuz, aynı onlar gibi. 
     Yolları geçerken, bir film setinde olduğuna inanıyor insan. Bazı evlerin camları yarısına kadar buzlu cam. Açık perdeli bir ev yok. Dükkanlar çok komik. Tabelaları sadece ışıklı panolardan oluşuyor. Farsça yazılar kırmızı ışıklarla çevrelenmiş, yanıp sönüyorlar. Farsçayı bilmediğim için, o yazılar bana birer motifmiş gibi geldi ve resimsiz, yanar döner reklamcılıkları hoşuma gitti.
     Desenlerle bezenmiş dükkânları geçtik birer birer. Tabela asmayı da sevmiyorlar herhalde. Fabrikaların, dükkânların dış yüzleri kendini ifade etmeye çalışan yazılarla dolu. Bir çeşit grafitiye benzettik ikimiz de. Yollar İran bayrağının renkleri olan yeşil, beyaz, kırmızı neon ışıklarıyla adeta bir bayram yeri. Yol boyunca evlerin çoğunun önündeki giriş lambaları kırmızı ya da mavi lambalı. Sanki gece kulüplerinin olduğu bir yere gelmiş gibi hissettik. Geceyi donatan renklerin arasından geçerken, Türk kamyoncular için kalacak yer ve yiyecek temin eden  “Cevat’ın Yeri”, “Abbas’ın Yeri” gibi dükkânlar da dikkatimi çekti. Eşim uzun bir günün sonunda dinlenmem gerektiğini söylese de, tek bir saniye bile gözlerimi kapatmak istemedim. Pür dikkat trafik levhalarındaki latince yazıları da takip ederek Tebriz yazısını görünce heyecanlanıveriyordum. 
         Bende zaten gezme konusunda çocuksu bir taraf var. Yeni bir ülke ve insanların turistik gezi bile yapmayı düşünmediği coğrafyalar olunca heyecanımı gizlemem mümkün değil. ( Şafak Pavey’den alıntıdır :) )
        Yolları kaybetmek de mümkündü. Çünkü tabelaların çoğu Farsça. Okuma yazma bilmeyenlere gerçekten üzüldüm. Çünkü ben de hiçbir şeyi okuyamadığım için kendimi kötü hissettim. Tüm hayatımı bu şekilde geçirebileceğimi düşünemem doğrusu. Tebriz’de uzun süre kalmamız gerekirse, Farsça kursuna gitme hayalleri kurdum.
     Yol uzundu. İhtiyaç molası için yerler gördük tabelalarda. Renkli renkli gece kulübünü andıran yerlerden birine kırdık direksiyonu. Benim de kullanabileceğim bir tuvalet bulamadık. Restoran yazıyordu ama kapalıydı çoğu yer. Bir süre daha ilerledik. En sonunda dayanamayıp, tır şoförlerinin park ettiği bir restorana girmeye karar verdik. Ben çekinerek arabada bekledim. Eşim içeri girdi. İnsanlara derdini anlatmaya çalışıyordu. İçerde ne kadar insan varsa başına toplandı. Durumu anlamaya çalışıyordum. Bir beş dakika kadar sonra elinde bir demlik çayla dışarı çıktı. Onunla birlikte içerideki adamlar da arabaya doğru geldiler. Ben de arabadan dışarı çıktım.” Hoş geldin yenge” diye karşılaşınca epey şaşırdım. Türkiye’den gelen tır şoförlerinin konakladığı bir yermiş burası. Ne şanslıyız onlarla karşılaştığımız için! Ankara’dan, Eskişehir’den, İstanbul’dan mal yükleyip düşmüşler yollara. Türki Cumhuriyetlere mal taşıyanlar yaşadıklarını anlatmaya başladılar. Türkmenistan’da dikta rejimi olduğu için tır şoförleri çok zorlanıyorlarmış. Trafik kontrollerini abartılı buluyorlarmış, çok bekletiliyorlarmış. Rüşvet de cabası.
      Bir taraftan çayımızı yudumlarken, diğer taraftan Gürcistan’daki bir meslektaşlarının kandırılış hikayesine kulak veriyorduk. İçerde iki sene yatmak durumunda kalan arkadaşları için epey üzgündüler. Bir ay evlerinden ayrı kalmanın zorluklarından da bahsettiler. Hatta bizim de artık onlara benzediğimizi söylerken gülüştük. İran’da hiçbir problem yaşamayacağımızın da altını çizdiler özellikle. İki soda ve tırlarından getirdikleri bisküvileri de yanımıza yolluk yaptılar.
       Yabancı yerlerde kendi insanını gördüğünde, kendini güvende hissediyorsun. Aynı havayı solumak, yabancılaşmayı azaltıyor sanki. Siyasi görüş, farklı kentler, her şeyin üzerinde bir derinlikle koyu bir sohbete dalabiliyorsun. Sahipleniyorsun ve sahipleniliyorsun fark etmeden. Babacan tır şoförü amcalarla vedalaşıp, ışıklı yollara doğru düştük yeniden. 
      Yol akarken, onları düşündüm. İnsanlarla iletişim kurmayı severim. Keşke ışık ve zaman uygun olsaydı, foto röportaj tadında bir çalışma yapabilseydim diye geçirdim içimden. Daha ne hikayeler, ne kareler çıkardı tır şoförlerinden. Kendi yolumuza devam ederken, yollarının açık olmasını, tez zamanda ailelerine kavuşmalarını diledim.
     Karanlığı yararak ilerledik, ışıkların içinde büyük bir bir kent çıkıverdi önümüze.
Yaklaşırken yollar da düzelmeye başladı. Tabelalarda hem latince hem farsça sokak isimleri de göze çarpıyordu. Geniş geniş yollardan Vali Asr caddesine doğru süzülürken, mimarideki değişimi fark ettim. Sınırdan Tebriz’in içine kadar olan bölgenin sosyoekonomik seviyesi farklıydı. Evler küçük, sıkışık, dükkanların yapısı bile değişikti. Tebriz’de dükkanların tabelalarında resim görünce sevindim nedense. Evler sarı tuğladan yapılmıştı. Çok lüks apartmanlar vardı. Sokaklar oldukça geniş ve yollar ağaçlandırılmıştı. Anladığım kadarıyla her yerde olduğu gibi burada da zengin ve fakir arasındaki uçurum fazlaydı.
     Trafik gece olmasına rağmen, tam bir felaketti. Kural yok. Şerit değiştirmenin bu kadarına da pes doğrusu diyeceğim bir sürü duruma tanıklık edeceğim belliydi. Aşura sebebiyle çok fazla sayıda insan yoktu. Siyah bez afişler üzerinde Kerbela Olayını ifade eden resimler vardı. Saat 23.00’e yaklaşıyordu ama ilahiler kulakları burada da doldurmaya devam ediyordu.
     Homafer Meydanı’na yakın olan evimize geldiğimizde, evlerin altındaki otoparklar dikkatimi çekti. Bu sebeple sokaklar en azından gece daha sakin ve düzenli gözüküyordu. Tabi ki gündüz trafiği gördüğümde bu dediğimden pişman olacaktım.
     Evimizin asansörsüz olmasına homurdanmadan(!) çıktık yukarı. Ev geniş, doğalgazlı bir şöminesi bile var. Eşim onu ilk ve son kez yaktı. Gaz kokusundan içim bulanmaya başlayınca kapattırdım. Beyle oryantal romantizm yaşayacağız ve de doğal gaz sudan ucuz diye öteki dünyayı boylamaya hiç niyetim yok. Zaten önünde postaki de yoktu. :) 
     Uzun bir yol olmuştu. Gözler yorgunluğa ve doğal gaza teslim...Bu kentte çok güzel günler geçireceğimizi hissederek güzel bir uyku çektik.

18 Kasım 2013 Pazartesi

KARMA


  Karma yasasını duydunuz mu hiç? Bumerangın işleyişine benzetilir. İnsanın dışarıya fırlattığı her şey kendisine geri döner. “Benzer benzeri çeker” prensibi de bu esasa aittir. İnsanın ürettiği negatif eylemler negatif sonuçlar doğurur, pozitif eylemler ise pozitif sonuçlar getirir. Karma, doğada var olan tüm diğer kanunların temelidir. Varoluşun fiziksel, zihinsel ve enerjisel düzeylerinde sonucu nedene göre ayarlayan yanılmaz bir yasadır. Her sonuç nedenine adilce ayarlanmaktadır. Böylece, karma yasası evrensel olarak ve tarafsızca, hem doğada hem de insan ilişkilerinde çalışır. Evren denge ve uyum olmadan var olamaz ve evrenin büyük döngüsel düzeninde karma yasası evrensel denge ve uyumu sağlar. Kısacası,  “Ne ekersen, onu biçersin” . İnsan ne verirse, onu geri alır. Karma yasası “almak için ver” prensibini de içerir.
    Neden mi bu kadar giriş bilgisi verdim? Karmanın ne denli önemli olduğunu siz de bilin istedim. Herkes kendi karmasını yaratıyor. Bu bloğu yazmaya karar verdiğimde, tüm bu yaratım süreçleri geçti gözümün önünden. Otuz beş senede neler oldu? Neden bunları yaşıyorum? Bir çeşit geçmişe gidiş yaşadım da diyebiliriz. Şu anda yaşadığım tecrübede öğrenmem, görmem gereken ne? İkide bir “Sıkıldım ben, gezmek istiyorum, bağlanmak istemiyorum, çalışmak istemiyorum, of her şey rutin” gibi cümlelerim çınladı kulağımda. Hatta İzmir'de Balçova Termal Tesisleri'nde çalışırken, Banu B. ile bir saatlik öğle tatilinde Green Card başvurusu yapmak için Pasaport'a telaşla gidişimizi anımsadım gülümseyerek. Gitmek istiyorduk sadece. O kadar çok değişimden, özgürlükten, gezmekten bahsediyordum ki, ağzımdan çıkanlar yaşamıma dönüşüverdiler. Hatta eşimin karmasını da etkiledim ki, onun sekiz senelik öğretmenlik deneyiminden sonra yaptığı iş değişikliği benim tüm istediklerimi içeriyordu.

Şikâyetçi olduğum için yazmıyorum. Hayatıma geleni kabul edebilen bir yapıya sahibim. Bu sebeple rutin dışı olacak hayatımın hem iyi hem kötü yönleri olsa da, – tıpkı rutin hayatın olduğu gibi- gelene eyvallah! Şikâyetçi değilim. Gelen her ne ise, binlerce teşekkür.

Planlarımda yine çok ülke gezmek var, otantik, eksantrik, değişik her neresi olursa… Gezemesem de Öykümce bir şeyler karalamaya devam ederim. Umarım tüm istediklerimizin yaşamımıza aktığı sağlıklı yıllar olur önümüzde. Umarım başımıza gelen iyi ya da kötü her olayda, "Neden bunlar benim başıma geldi"kısır döngüsünden, "Bu olayda görmem, öğrenmem gereken ne var?" a kavuşabiliriz. Şimdilik görünen o ki, deneyimlerim renklenecek ve ben bu blogla yaşadıklarımı, gördüklerimi, deneyimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Sevgiyle…