Bumerang

10 Aralık 2013 Salı

HAYAT SOKAKLARDA

Şah Gölü

Bir kenti en iyi nasıl tanırsınız? Ya da ülkeyi?

İnternetten paket turlar alıp, popüler, turistik yerleri otobüslere doluşup, verilen sınırlar içerisinde (zaman ve mekan) kalarak mı?




Ben de bir paket turu olan Venedik, Floransa, Roma gezisine katılmıştım vakti zamanında. O tur sırasında bile, rehberden ayrılmaya çalışıyorduk. Hatta birlikte gittiğimiz arkadaşımla birbirimizi kaybettik. İyi ki de kaybettik demiştik sonra da. Çünkü o farklı insanlarla tanıştı, ben de aynı şekilde. Roma’yı onların ağzından dinlemenin keyfi harikaydı.

Bir kenti tanımanın en iyi yolu, o insanların arasına karışmaktır. Bütün duyu organlarınla hissetmelisin. İyi bir iletişim yeteneğin varsa, evlerine girersin, birlikte bir yerlere gidersin. Hiçbir tur rehberinin anlatamayacağı yalınlıkta anlatırlar her şeyi. Üstelik aklınızda kalan da paket turlarda kalanlardan daha fazlasıdır. Ne kadar fazla insanla tanışırsan, sosyokültürel anlamda farklı bilgiler edinirsin.

Tebriz’i insanıyla tanımaya çalışıyorum. Onlarla birlikte yaşıyorum. Aynı şeyleri yaşamadık, duymadık, tatmadık ama birbirimize çok şey katıyoruz.

Bir yoga merkezine gitmeye başladım. Onlar da şaşırdılar. Merak ettiler. Kim tavsiye etmişti acaba? Sokaklarda dolaşırken dedim, gülümsediler. İstanbul’da yoga sayesinde hayatıma güzelliklerin akması gibi, burada da müthiş renkli insanlarla tanıştım. Tebriz öncesine de haksızlık etmemem gerekir. Arkadaşlarımın Tebrizli arkadaşlarıyla önceden telefonla ya da sosyal medya aracılığıyla görüştüm. Buraya gelince de onları tanıma fırsatı buldum. Sordum ama daha çok dinledim. Onlar da sordular. Kıyaslamadan, nazikçe dokunduk hayatlarımıza.

Kadınların ailenin direği olduğunu, yöneten bir güce sahip olduğunu gördüm. Evde erkeklerin hanımlarına yardımcı olduğunu, “Bir Türk’le evlenir misin?” sorusuna cevaben, “Türk erkekleri çok kaba ve tembel. Eşlerine hiç yardımcı olmuyorlar. Evlenmem, asla!”’yı işittim. 

Kadınların iş hayatında ve sosyal hayatta ön planda olabilmek için, erkeklerden daha çok canla başla çalıştıklarını gözlemledim.
Eynalı Dağı Yürüyüşü



Spora ne kadar düşkün olduklarını fark ettim. Yüzme, tenis, pilates, yoga, trekking, kick boks, dağcılık… Zamanlarını çok iyi bir şekilde değerlendiriyorlar. Sebebini sorduğumda da, yapacak daha iyi bir şey bulamadıklarını söylüyorlar. Sonuçta bizim bildiğimiz anlamda gece hayatı yok burada.




Çoğunluğunun mollaları istemediğini anladım. Kapalıçarşı’ya giderken bindiğimiz taksinin şoförü, “Tayyip Erdoğan’ın kafası çok büyük.” dedikten sonra “Bizi mollalar mahvetti. Ekonomimiz çöktü.” diye ekledi. Başka birisi “Tayyip Erdoğan tilki gibi” dedi, “Mollaları sevmiyorum. Bizi kafa olarak çok gerilettiler” diye ekledi. Yani farklı görüşlerdeki insanlar bile aynı düşünüyorlar. Ortak yönleri ise, İbrahim Tatlıses’i, Mustafa Sandal’ı, Ebru Gündeş’i çok sevmeleri. İbo’nun bir çeşit mafya olduğunu, kara para akladığını söyledim, “Paranın karası olmaz” dedi taksici kıs kıs gülerek. J

Taksicilerle muhabbeti sevdim. Uzun yola 5000 tümen, kısa yola 2000 tümen diye pazarlık yapmayı, beni kıramayışlarını… Taksiden inerken, bakkalda alışveriş yaparken  “Konağım olun, kalsın.” demelerini sevdim. Bu, dile ait kibar bir söylem. Ama dönmeden önce “Tamam o zaman, hadi eyvallah!” diye para vermemeyi de bir deneme fikri geçmiyor değil hani! J

Kemal Sunal’ı, “rahmetli bir filmde şöyle diyordu…” diyerek, sohbetlerine kattıklarını duydum şaşırarak.

Kulaktan ya da internetten öğrendiğim bilgileri düzeltmelerini seviyorum. ("Şah Gölü der misin lütfen? El değil. Çünkü bunu mollalar istiyor.")

Bir molla yanımızdan geçerken, “Boyunları devrilesice!” dedik birlikte… Ya da Şiiliğe ait dini bir ritüele saygı duydum sessizce. Aşura’daki yaslarını izledim, farklılığa, inançlara saygı duymam gerektiğini bilerek…


Okul Ziyareti
Tebriz’in sadece Vali Asr muhitinden olmadığını, Tebriz’in arka sokaklarındaki hayatın bambaşka olduğunu gördüm. Tıpkı bizim ülkemizdeki gibi. Oradaki okullardan birine yardım dağıtmak için gittiğimizde, yoksulluğun ifadesinin aynı olduğunu gördüm masum yüzlerde. Utangaçlıkları, çekingen bakışları dağladı yüreğimi. Lastik ayakkabıyla, en kötüsü de ayaklarına naylon geçirerek gelen çocukların, ayakkabılara sarılışına şahit oldum. onları gözüm buğulu izlerken, çevremdeki yardımseverlerin kanatlarını hayal ettim. Çocuklarla şakalaşmaları, “Aferin!” kelimesini sık sık kullanmaları, sohbet edişleri, psikolog edasıyla onlara yaklaşmalarıyla ısındı yüreğim. Yürekleri kocaman olan bu yardımseverlerin, okullara on senedir gidip geldiğini öğrendim. Kutu kutu ayakkabı, çuval çuval kapşonları (burada monta kapşon deniyor) nasıl büyük bir sevgiyle dağıttıklarını gördüm. Rahatsız olmasın kimse diye, bu sefer fotoğraf makinemi kaldırdım çantaya. Olan biteni kaydettim ruhuma… 



İki adımda bir şehitler için yardım kutularına rastladım gezinirken. Yerde bulduğum 500 tümeni atıverdim içine. 


“Yolda giderken değişik sarık renkleri olan mollalardan birini gördüm. Renkleri ne anlam ifade ediyor?” diye sordum. “Keşke çarpsaydın, kurtulamadık onlardan” diye şakacı bir yanıt aldım. J Beyaz, en alt seviye molla demek. Yeşil ve siyah, on iki imamın soyundan gelenler. Siyah ise, “Ayetullah” denilen en yüksek rütbeli mollalarınki. Ayetullahlar, Kur'anı yorumlama yeteneğine sahip kişilermiş.

Gecenin bir yarısı Hazar Denizi yakınlarından dönerken, girdiğimiz bir benzinlikte Deniz isminde bir Azeri ile karşılaşma ihtimalini seviyorum ben. Benzinlik çalışanlarının, arabamızda İbo'nun cdsi olup olmadığını sormaları gülümsetiyor beni. 
Sanki kırk yıldır Türkiye'de yaşıyormuş gibi bizim siyasete hakim oluşlarına tanık olduk. Amerika'yı birlikte eleştirdik. İran'ın yüzünü biraz daha batıya çevirmesini hatta Amerika ve İngiltere ile yakınlaşmasını istiyorlardı. Konu Türkiye'ye geldiğinde ise, Amerika'nın oyununa geldiğimizi söylediler. Bu tezatı fark edince de gülüştük. Yaklaşan yanıyor desenize... :)

Eynalı Dağı



İlk geldiğimde, Tebriz’in kızıl renkli dağlarına bakıp, binaların sarı kiremitlerine anlam verememiştim. Öğrendim ki, dağın arkasında kehribar toprak varmış kiremit yapımında kullanılan. Şu sıralar en çok sevdiğim renk; kehribar rengi...
   





Kadınların giyinişinin, düşünce yapısıyla birebir ilişkili olduğunu zannettim ilkin. Çador denilen çarşafa sarınanlar oldukça muhafazakar, sadece bir fulara benzer örtüyü başına aksesuar olarak geçirenler gelişime açık olanlar diye düşünmüştüm. Sonra, çarşaflı bir bayanla yan yana yoga yaptık. Dua ettik ders sonunda aynı hislerle. Fular kullananların aşırı makyajı ve kendilerine has kaş şekillerini, sisteme karşı gelmek için, bir çeşit gizli direniş şeklinde kullanıyor olduklarını zannetmiştim. Kaşları aynı şekilde olmayıp, makyajsız olan bir yazar ve bir diş hekimi ile tanıştım. Yüzlerindeki yaşanmışlık, deneyim, mütevazilik sildi götürdü onlarla ilgili kalıplarımı.

Öğrendim ki; evlendikten sonra kadınların soyadları değişmiyor. Çocuklar babanın soyadını alıyorlarmış. Hanımlara ve beylere seslenilirken, soyadlarıyla sesleniliyor. Hanım Sezer, Aga Sezer gibi.

Bazen de yeni bir şeyler öğrenirken, güldürdük kendimize...Manavda limon görünce, nasıl olsa Azericeyi de aynıdır diyerek istedik. Salatadaki tat farkını anladık ama, buranın limonu da böyleymiş diyerek, uzun bir süre kabullenerek yedik bir meyve olan Şirin Limonu. Meğer isterken, turş limon denmesi gerekiyormuş. 

Homafer meydanındaki piyasa ortamına takılmak yerine, gençler arasındaki iletişim(!) çabasını izledim. Bazen gençlerin benimle de tanışmak istediği oluyordu hani. “Hala iş varmış sende kızııııım!” diyerek gülümsedim. J

Alışveriş yaptığım bakkal, çocuğunun Türk çizgi filmlerini izlediğini, bu sebeple çoğu zaman Türkçe konuştuğunu, onu bazen anlayamadığını söyledi sohbet ederken. :)

Azerilerin dillerini sadece kendi aralarında konuşabiliyor oluşlarındaki sınırlamaya üzüldük birlikte. Bu şekilde giderse, bir elli sene içerisinde Farsileşecekler. Konuştukları dil Azerice, Türkçe, Farsça karışımı. Yazı dili Farsça. Kendi dillerinde eğitim hakları yok. Asimilasyon yapılmaya çalışıldığının farkındalar. Evlerde sadece Türk kanallarını izliyorlar. Bu da bir çeşit kendi kültürüne yaklaşma çabası. Azeriler, Türk olduklarını söylüyorlar. Bazıları kendisine Azeri denmesinden hoşlanmıyor. Yetmiş beş milyonluk İran’da otuz beş milyon Türk yaşıyor. Ama milliyetçilik kabarmasın diye, sistem onları kontrol etmeye çalışıyor.

Sıcakkanlılıkları beni çok etkiledi. Türkler de sıcakkanlı ama İran Azerileri kadar değil. El sıkışlarındaki güç, göz temaslarındaki samimiyet... Ellerini bırakasım gelmiyor tokalaşırken. Hazar Denizi taraflarında dil problemi yaşamamıza rağmen, genel anlamda İran’daki herkes çok yardımsever. Yolunuzu bulamamanıza imkan yok.


O kadar sevdim ki onları, bizim televizyonlarda Tebriz’li birini görsem “Vayy, bizim çocuklara bak seen!” tepkisini veriyorum refleks olarak. Örneğin Acun’un Yetenek Sizsiniz programına katılan Babek ve arkadaşını ezdiklerinde, HülyaAvşar ve Acun’a sinir oldum. Türkçe bilmeyen bir arkadaşıyla gelmişti. Tamam, kendilerini komik duruma da düşürdüler, orası bir gerçek ama yine de dinleselerdi, gerçekten onları anlayabileceklerdi. Hülya Avşar “Can you speak English?” dediğinde “Yuh!” dedim. Çünkü Azeri Türkçe’sini anlamak yerine İngilizceyi tercih etmesi çok garipti.  

Sonra, Ben Bilmem Eşim Bilir programına katılan İranlı çift, kendilerine “Azerbaycan’dan geldik.” dediklerinde dikkat etmedim önce. Sunucu da ”Oooo, kardeş vatan “ vs deyince, İran Azerbaycan’ından, Tebriz’den olduğunu vurguladılar. Herkes dumur olmuş bir şeklinde baktı birbirine. İran’da Doğu ve Batı Azerbaycan eyaletleri olduğunu okumuştum. Kendilerini ne Azeriliğe ne de İran'a dahil edemediklerini görünce, canım sıkılmıştı.

İşte ben böyle seviyorum bir kenti. Kıyaslamıyorum birini ötekiyle. Deniz varmış, yokmuş pek ilgilendirmiyor beni. Bu şekilde hissedebiliyorum. İnsanlarını sahipleniveriyorum yaşadıkça. 

Şeker Pancarı Satıcısı
Kapısının önüne cipini park eden mini etekli, ince çoraplı, yüksek topuklu ayakkabı giymiş, oldukça şık bir kadının, kimse görmesin diye sekerek kapısına koşuşundaki telaşa tanık olmayı seviyorum. 

Aniden karşına çıkıveren, şeker pancarı satıcısıyla Türkçe muhabbet etmeyi seviyorum. 

Yanımdan son ses Gangam Style dinleyerek hızla geçen çılgın İranlı gençleri seviyorum.(Bu şarkıyı burada da duydum ya, gözüm açık gitmem artık :))

Gülümseyerek ilerlerken buram buram doğal gaz kokan sokaklarda, bir okulun çıkışına denk geliyorum. Başları sınıflara göre farklı renklerde bağlı olan küçük kızlara üzülmek yerine onların şakalaşmalarını, dünyanın her yerinde aynı olan çocuksuluğu gözlemliyorum uzaktan. Her nasıl iseler öyle olduklarını kabul ederek yürümeyi seviyorum sokak aralarında. Tıpkı bir sokak kedisi gibi her yeri hissederek…

Sokaklara atmalısın kendini.
Kaybolmalısın bilmediğin bir memlekette.
Bir kedi gibi koklamalısın her köşeyi.

3 Aralık 2013 Salı

ŞERİAT ve YOGA


Başlık tuhaf değil mi? Bana bir sene önce orada yoga yapacaksın deseler asla inanmazdım. İstediğin her şeyi bulacaksın deseler gülerdim. İyi ya da kötü diye yargılamadan yazmaya çalışacağım. Herkesin yogası kendine özel. Farklılıklar güzel!     

Kendimi sokaklara attığım bir günde tesadüfen bir tabelaya ilişti gözüm. Vali Asr’da Frooghi Caddesinde bir yerdeydi. “Yoga Academy”. 

Önce tabelayı görünce bir burun kıvırdım. Sonra, bir cesaretle daldım içeri.

Görevli kız ile yarı Türkçe yarı İngilizce anlaşmaya çalıştım. Türkiye’den geldiğimi ve burada yoga yapmak istediğimi söyledim. Dersler hakkında bir kaç soru sordum. (Daha önce “Hey Tebriz’li selam ! Ben Türküm” dediğimde,” N’olmuş biz de Türküz” dedikleri için, artık Türkiye’den geldiğimi söylüyorum.) Bir gün sonrasında da derslere başladım.

Tabi ki sadece bayanların yoga yaptığı bir yer. Akşamüstü de erkeklerin yoga uygulaması oluyormuş. Örtümü çıkartır çıkartmaz bir mutluluk kapladı içimi. Türkiye’deki gibi matımı serdim.(Kalın süngerimsi bir egzersiz minderinin üstüne çarşaf sererek yoga yapıyorlar. Öğretmen çorapları çıkarın şimdi derse çoraplar çıkıyor. Merkezde plastik terlikler giyiliyor. Çünkü yerler taş.Yoga sınıfının önünde çıkartılıyor.) 





Oturdum, başladım esnetmelere. O sırada gözüme çarpan kadınların bakımıydı. Makyaj desen harika, kıyafetler desen süper. Dünyanın en seksi yoginileri ile aynı sınıfta olan ben, kendi paspallığımla yüzleştim bir anda. :) Dışarıdayken gizlemek zorunda oldukları kadınlıklarını, kadınlar arasında her fırsatta sergilemek istiyorlardı sanki. Yoga eğitmeni geldi yanıma, sonra diğerleri. Çok sevindiler, şaşırdılar. Beni tanıyan tanımayan herkes gelip ellerimi sıkı sıkı kavradı. Gözlerimin içine bakarak "Hoşgelmişsen"dediler. O kadar samimilerdi ki, içimi sımsıcak yaptı enerjileri. Ve gördüm ki bunu her gün, her yeni buluşmada, yine göz temasıyla yapıyorlar. 

Sohbet ettik. “Hamımız Türküz, gardaşız” dediler. Öğretmen derse başlamadan önce benim de yoga eğitmeni olduğumu söyleyip, herkesten bir alkış istedi. Utandım tabi ki. (Burada "takdir etme", bizden biraz daha yoğun. Ders boyunca "mersi"ler, "âli"ler, "çok gözel"ler havada uçuşuyor. Sadece dersi kastetmiyorum. İnsan ilişkileri sanki daha derin. Bunda sistemin de etkisi var tabi. Baskı arttıkça, insanlar birbirlerine ve kendilerine yoğunlaşıyorlar.)


Ayakta eklem esnetmeleri, yürüyüşler sırasında sohbetler, gülüşmeler bir on dakika sürdü. Öğretmen de yaramaz bir sınıfa denk geldiğimi ve sessizlik istiyorsam, yanlış yerde olduğumu söyledi. Bunu o ilk dakikalarda anlamıştım zaten. O güne has zannetmiştim ama yogayı bir sosyal aktivite olarak gördüklerini ve yoga merkezini de bir buluşma, kaynaşma yeri olarak algıladıklarını daha sonra anlayacaktım. Öğretmen her gelene ”Hoşgelmişsen” deyip, halini hatırını soruyordu. Biliyorsunuz ki bu bizde hiç olmaz. Yani dersin başında ya da ortasında yapılmaz. O kadar içten yapıyordu ki, dersin bölündüğünü düşünmedim. Dersin ortasında gelene bile aynı şeyi yaptı.

Ders benim deneyimlediklerimden biraz daha hızlı bir tempodaydı. Bir saat kadar yoga ve pilates karışımı bir ders yaptık. Başka öğretmenlerin derslerine girdiğimde "İyi ki daha önce bedenimi doğru kullanmayı öğrenmişim" diyorum. Sonuçta herkesin temposu ve tarzı farklı. Bana uymayabiliyor. Bedenimi korumayı bildiğim için sünger üstünde yapmakta zorlansam da incinmedim. Herkesin yoga bildiği düşünülerek ders devam ediyordu sanki. Ben ders verirken, dersin yarısını asanaları anlatmaya harcıyorum. :)

Öğrenci olarak, eğitmenin beni düzeltmesi de çok hoşuma gider. Bu sayede asanada derinlik kazandığımı düşünürüm. Öğrencileri yönlendirmeyi de severim. Tabi ki herkese yapamazsınız. O elektriği alırsınız zaten. İhtiyacı olana dokunabiliyorsunuz. Burada öğretmen çok dolaşmıyor. Kendisi gösteriyor. Sözel olarak daha çok efor sarf ediyor. Aslında kendini incitecek şekilde pozlara giren çok kişi vardı. İlk başta düzeltmemek için kendimi zor tuttum. Daha sonraki sohbetimizde"neden yönlendirme yapmadığını" sordum. Buradaki insanların hoşuna gitmediğini söyledi. Hata yaptıkları için düzeltildiğini düşünüyorlarmış. O da onların tercihi. Dokunulmasını sevmiyorlarsa, rahat bırakmak en iyisi. 

Dersin devamında anladım ki; Tebriz Azericesi Farsça'dan etkilenmiş olsa da, öz Türkçe konuşuyorlar. Dersten kaptığım cümleler ya da kelimeler:

-Diz müşgülü(problemi) olan, dizi sındırsın.(büksün)
-Elinizi kalçanızın gabağına(önüne, ilerisine) koyun.
-Ayaklarımızı soldan sağa deveran eyliyoruz.
-Gözlerimizi yuvalarından pörtletiyoruz.
-Kıçımızı(ayak) bacağın içine aparıyoruz.(getirmek)
-Sutununuzdaki(omurga) mühürleri(omurga) birer birer aşağı aparıyoruz.
-Teveccühümüzü(dikkatimizi) tüylerimize(saç) döndürüyoruz.
-Teveccühünü daha yukarı apar.
-Sinemizi bacağa döndürüyoruz.
-Yüzünüz kızışabilir(kızarabilir), normaldir.
-Keşişlerde dikkat eyleyin.(Akışlarda)
-Eyleşin(Oturun)
-Kolunuzun dalından(Vücuda bağlantı yerinden) tutun.
-Haydi yoga uşakları! Dersten Razısıııız? (Razı mısınız?)( Mutlu musunuz?)
-Arameş(huzur) ile karnımızı saflaştırıyoruz.(Gevşetiyoruz)
-Gövdenizi sağa doğru burun( Çevirin)
-Bacağınızı saf bırakın. (Gevşetin.)
-Eğer sancı hisseylediniz, harekete getmeyin.
-Teveccühünü başının tacına getir.
-Kolları kaldır, orada sakla.(tut)

Daha sonra gittiğim derslerden birinin ses kaydını yaptım. Dinlemek isteyenler buyurunuz buraya tıklayınız.  

https://soundcloud.com/benimgozumden/azerice-yoga

Burada en çok hoşuma giden "Kaslarınızı saf bırakın." cümlesi oldu. Kasın gevşemesi ile saflaştığını ilişkilendirmek muazzam bir tanımlama. Gevşemeyle değişen kan akışı artışı, bacağı gerçekten saf tutuyor. 

Son yarım saati şavasanaya (dersin sonunda asnalardan sonra yapılan, derin gevşeme) ayırdık. Kuş sesleri eşliğinde bizi dağlara tırmandırdı, sulara elimizi daldırdık. Doğanın sesini işittik. Çıplak ayakla çimlerde yürüdük. Sonra yoga nidra yaptık.( Yoga Nidra, uykuda olduğu gibi kişinin gevşemesi ve rahatlamasıdır, ama buradaki fark, kişinin “bilinçli iken” kendisini gevşetmesi üzerine dayalıdır. Yoga Nidra’da kişi bedenen gevşer ama zihnin bir seviyesinde kişi uyanık kalır ve farkındalığını korur.)

Dersi bitirirken dua edildi. Bütün dünya insanları için barış sözcükleri fısıldandı. "Allah'ın dergâhında Ali'ye selam olsun. Âmin! " şeklinde biten çok güzel bir finali vardı. Özellikle final kısmıydı beni en çok etkileyen. “Bereket olsun” dendi “Namaste!” yerine. Sadece bu final bile herkesin oraya gelebilmesini sağlayan bir etken sanırım. Yogayı kendi kültürleriyle harmanlamışlar. Bana gayet doğal geldi. Sınıfın geneline baktığımda ev hanımı da vardı, kara çarşaflısı da, dirseğine kadar altın bilezikle gelen de, çok kilolu bir teyze de, iş güç sahibi olan da. Eskiye nazaran daha iyi durumda olsa da, bizde daha elit bir kesimin yaptığı bir uygulama algısı hala var. Burada ise daha heterojen bir sınıfta olduğumu gözlemliyorum. ( Yoga eğitmeni arkadaşlarım beni affetsinler. Ama İran'la kıyasladığım için bu yorumu yapıyorum. Daha düne kadar yoganın dinle ilişkilendirildiğini unutmayalım. Bana "Budist misin?" diye soran bile oldu. Burada ise dinsel bir ifade olarak görülmekten uzak, daha çok sosyal bir aktivite. Bunun sebebini de sorguladım. Nasıl oluyordu da yoga onların hayatında bu kadar köklü bir yere sahipti? Meğer Rıza Şah döneminde yani 1920'lerde, yoga İran'da varmış. Yüzünü batıya çeviren Şah, gelen her şeye izin vermiş. 1979 devriminden sonra, şeriatla birlikte gelen baskı ortamı, evlerin içine karışamamış. Öğrenilen, edinilen uygulamalar da evde devam etmiş. Yani bizden önce tanışmışlar yogayla.) 

Doktorların yönlendirdiği çok kişi var. Bu kısımda bizden ileride olduklarını söyleyebilirim. İstanbul’da bile yogayı tavsiye eden doktor sayısı bir elin beş parmağını geçmez. 

Ders bitti. Herkesle yine göz teması kuruldu. Eğitmen yanındaki defterinden bir sayfa açtı, benden özür dileyerek Farsça bir hikaye okudu. (Farsça yazı dili.) Hemen hemen her dersin sonunda güzel bir hikaye okunuyor. Genelde başka insanların yaşam hikayelerinden çıkarılması gereken kıssadan hisse şeklinde. O derste okunmuş olan, Abraham Lincoln'ün, oğlunun öğretmenine yazdığı bir mektupmuş. Herkesin yüzünde"Aa evet, doğru ya." şeklinde bir ifade. Gülümseyen yüzlerle birlikte aşağı indik. Çay ve hurma ikramıyla sohbet ettik. Azericemi epey geliştiriyorum bu hurma sohbetleriyle. :)

Şeriatın Arapça'daki anlamı oldukça ilginç: İnsanı bir ırmağa, su içilecek kaynağa ulaştıran yol.

Yoga da bir yol gibi. Varılacak bir yeri olmayan, amacı olmayan bir yol. Dışına değil, içine baktığın, kendini keşfettiğin, kendini dürüstçe tanıman için bir araç. Sözlük anlamı benzeşiyor gibi. Keşke sözcüğün anlamı, uygulamada da kendini gösterebilseymiş. Tam tersine, seni sınırlayan, adil olmayan, dini kullanan bir sistem. 

Şeriat ve yoga gibi iki zıt kavramın birbirini besliyor oluşu ne kadar garip! Buradaki kadınlar, şu anda geçiş döneminde olan İran'ın sisteminde, yoga ile kendilerine bir yol açıyorlar. Sosyal hayatlarında yaratamadıkları boşluğu, genişliği, rahatlığı yoga ile yaratıyorlar. Yoga ile ciddi bir biçimde ilgileniyorlar. Eğitmenlik kursları da düzenleniyor. Katılan kadın sayısı çok fazla. Baskı rejiminin itmesiyle bu yoldalar aslında.

Kimisi huzur diliyor bu yoldan, bir başkası sağlık. Hiçbir şey beklemeyen de var, kendini bulmak isteyen de. Tebriz’de yapan da, İstanbul’un Cihangir’inde yapan da aynı yolun yolcusu. İkisi de hem birer hiç, hem de bir bütün. İster çarşaf üstünde yap, ister mat. Nasıl yapıldığı önemli değil. Tüm yapılanlar, var olan bütünü hatırlamamız için değil mi zaten?