Bumerang

22 Kasım 2016 Salı

DÜNYANIN MERKEZİ NERESİ Kİ?


Madem yazmayacagım niye blog açarım ki? Yine uzuuun bir aradan sonra herkese merhaba. Evet hala Karakas'tayız. Eşimin 2 senesi bitti, biz de oğlumla bir buçuk seneyi devirdik. Tam Caraquenia(Karakaslı) oldum burada kalmak zorunda olunca. Bir şeyler hazırlayıp konu komşuyu çağırıyorum eve. Nerede, neyi buluruz, kaç bolivar, bu konular hakkında bir karakaslıya bile bilgi verebiliyorum. Biraz daha kalsam iyice alışacağım diye korkuyorum. Şaka tabi bu son cümle.



Daha önce Karakas'ta yaşamış olan bir arkadaşım, benim yazıları görünce bana dedi ki  "Böyle hissetmene üzüldüm. Aslında ben orada yaşamayı seviyordum biliyor musun?” Halbuki buradayken o da sıklıkla şikayet ederdi. Ama uzaktan bakmak, insanın düşünce biçimini değiştiriyor. Halime çok acımış olacak ki, gidebileceğimiz bir kaç yer ismi önerdi. Ama tabi çocuklu olarak gidebilir miyiz diye hala düşünmekteyim. Niye bir aradayken paylaşılmaz ki böyle şeyler. Türkiye'de üç ay kalarak benzeri bir hissi ben de yaşadım. “Ya kıtlık falan vardı, güvenlik sıkıntısı zordu, susuzluk da çekiyorduk ama, evim orada yahu, ben gideyim.” Tabi benim böyle hissetmemi sağlayan başka kişisel olaylar da yaşadım yurdumda. Çekirdek aile olarak bir arada olunca daha iyi hissettiğime karar verip döndüm goncamın yanına.
Normal koşullarda 15 Ağustos'ta buradaki görev süremiz bitiyordu. Ama Türkiye karıştı. Darbe girişiminden sonra her şey durdu. Uzaklardan olan biteni izlemek çok zor. Televizyon da yok burada. Türk kanalları çekmiyor. Vakit buldukça internetten takip etmeye çalıştım. Darbe gecesini bir Venezuela televizyon kanalından canlı izlemek de ilginç bir deneyimdi. Anlamak zor neler oluyor..  Çok karışık... 

Kimseye bir şey de soramadık. Beklemeye aldık kendimizi. Darbe girişimi gününe kadar kendimi o kadar iyi hissediyordum ki, o gece ile beraber her şey tepetaklak oldu. Gitme ümidim vardı çünkü o ana kadar. Ama nereye, ne zaman, nasıl gideceğiz tamamen belirsizliklerle dolu bir dünyamız oluverdi. Karanlık bir gölde yüzüyormuşum gibi... Neyin, nereden, nasıl geleceğini bilmiyorum. O yüzden gerginim hep. İnterneti de takip etmeyi bıraktım. Okudukça geriliyorum çünkü. 

Bir arkadaşımın önerisiyle kendimi “Black Mirror” adlı diziye verdim. Mutlaka izleyin. Bu diziden sonra sosyal ağlardan da yavaş yavaş uzaklaştım. Zaten benzeri bir kararı almıştım Türkiye'deyken. Bu uzaklaşma ve kendimle başbaşa kalma süreci, insanlarla aramdaki ilişkileri daha iyi anlamamı sağladı. Sorgulamadığım bir olguydu çünkü benim için.  Bu ifade daha doğru sanırım: Kendimi daha iyi tanımamı sağladı. Facebooktan fotoğraflarınızı koyduğunuzda, herkes likelıyor evet, ama sadece bakıyor, görmüyor. “He tamam Türkiye'deymiş, bak iyi de, görüşürüz nasıl olsa” diyerek herkes birbirini öteliyor. Havaalanındayken, "Aaa nasıl yani, gidiyor musunuz şimdi?" diyen de oldu. Tuhaftı tabi. Çok sık yapmadığım halde, Kıbrıs Şehitleri'nde yürürken, boyoz yerken bile yer bildirimimi yapmıştım aslında. Bunun anlamı, "gelin buraya, ben buradayım, herkesi çok özledim" demekti sosyal medya dilinde. Duyuramamışım demek ki yeterince. 

Türkiye'deyken dünyanın merkezinde olmadığımı anladım kısacası. Bu ne demek; yani oraya gidince herkes benimle görüşmek için can atacak zannettim ama herkesin kendine ait bir telaşı vardı ya da alışkanlıkları değişmişti. Kaldı ki, kimse de bana bu şekilde hissettirmek zorunda değil. Aynı kentteyken görüşmek daha kolaydı ya da gerekliydi ama uzaklaşınca “nasıl olsa bir gün, bir ara, bir grup buluşmasında görüşürüz”e döndü ilişki. Bir arkadaşım vardı, şimdi artık görüşmediğim birisi. Yurtdışından ne zaman dönse, kim var kim yok tanıdığı toplardı aynı mekana, yarım yamalak sohbetlerle gürültülü o ortam beni çok yorardı. Konuşamazdık ki adamakıllı. Paylaşım değildi yani bu yaptığımız. Ben de bu duruma düşmek istemedim ama  o kadar alakasız tipleri bir araya getirmesem de aynı iş grubundakilerle bir kahvaltıda buluştum, özel görüşebildiklerimizle görüştük bir şekilde. İsteyince yaratıyorsun o ortamı. Ama benim için gerçekten zordu çünkü ailem kente yakın bir köye taşınmıştı, arabalarını süremezdim çünkü oldukça eski ve köy içi bir araçtı. Çocuk olunca önceliği güvenlik alıyor tabi. Kullanmak istemedim. İnsanların beni aramalarını bekledim. İlk iki hafta telefon numaram uzun süre yurtdışında olduğumuz için kapanmıştı, onunla uğraştım. Whatsapp olmasa daha fena tabi, ama ona rağmen çoğu kişiyle iletişim kuramadım. Oradayken bu duruma üzüldüm ne yalan söyleyeyim. Görüşemediklerimin, iş arkadaşlarıyla birlikte bir pazar kahvaltısını sana tercih etmiş olmaları o zaman için beni biraz yaraladı. "Onları her zaman görebilirsin ama ben gideceğim" diyerek içerlemiştim, şimdi çok da takmıyorum. Uzakta olunca bir başına olmayı öğreniyorsun ve uzaktan bakınca(hem mekansal, hem mecazi anlamda) olan biteni affedebiliyorsun. Bir de şunu kabul etmek lazım galiba. Hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Uzaklaşıyorsun, benim çevrem değişiyor, onların çevresi değişiyor. Etkileşimin yönü değişiyor. Hangi kentten ayrılsam, oraya dönmek istedim hep. Çocuk gibi, aynı ortamı yakalayacağım sandım. Bunu beklemek, her zaman yaptığım gibi ilk tepkim. Ama beklememeyi öğreniyorum zamanla. Sonuçta kimse bıraktığım yerde beklemiyor. 

Diyeceksiniz ki "Niye bekliyorsun?". Bir bakıma doğru aslında ama bazen kocaman bir adıma, az bir adımla yaklaşılmasını bekliyorsun. Bu da insanoğlunun zaaflarından biri. Şimdi gitsem aynı şekilde düşünmem, ya da hissetmem. Takılırım kendi kendime, buluşabilirsek ne mutlu. "Ben geldiiim hadi beni eğleyiiin!" hissimden kurtuldum çok şükür. Yaşadığımız her olay, bize bir şeyler öğretmek için var. Ve ben de bu süreçten çok şey öğrendim. Egomu törpülemek miydi bu yaptığım ya da artık ihtiyaç duymuyorum mu bilmiyorum ama hafiflediğim kesin. 

İlginç bir durum daha vardı fark ettiğim, söylemeden geçemeyeceğim. Mesela bir blog açtım hem yalnızlığımı paylaşayım, hem de yaşadıklarımı yazarak daha iyi ifade ediyorum, eş dost haberdar olsun bunlardan(iyi ya da kötü), ben de her seferinde anlatmak zorunda kalmayayım diye. Herkese aynı şeyleri anlatmak zor gelebiliyor bazen. Hele de pek iyi bir şey yoksa. Gidiyorum bir buluşmaya, herkes bana bakıyor;
“Eeee”.
 "Ne eeesi yazdım ya bloğa. Biraz da siz anlatın, ben orada bunları yaşarken siz neler yaptınız?"
Yine dünyanın merkezinde olmadığımı anladım.(Diyeceksiniz ki hatun narsist, ikide bir bu cümleyi kuruyor, kendini bir halt zannediyormuş, oh olsun) Lafın gelişi o cümleyi kuruyorum. Yani daha çok önemseneceğimi düşünmüştüm. Bunu şu anda yazarken de drama kraliçesi psikolojisinde değilim, o an için sorgulayabileceğim bir durumdu ama şimdi dedim ya uzaktan bakınca her şey daha farklı gözüküyor. Hiçbir şey hissetmiyorum. Gülüp geçiyorum hatta. 

Bloğu uzun aralıklarla, dolup taşarak yazdığım için bir solukta beş sayfa yazmışım, malum günümüz insanı pek bir meşgul, vakit bulamıyor. En yakın arkadaşın da olsa okuyamıyor. Ama çok ilginç geri dönüşler de aldım, örneğin sekiz sene birlikte çalıştığımız ve o süre içinde çok da yakın ilişkiler kuramadığım bir hatun kişi, bir solukta okumuş ve bana blogla ilgili sorular soruyor, sohbet ortamı oluşuyor. Bu, diğer yakın arkadaşlarım bana değer vermiyor demek değil, biliyorum. Farklı kişilerle etkileşimlere de kapı açıyor buraya yazmam. bu da hoşuma gidiyor. Sanki içimde alan açıyorum ve herkesi orada kucaklayabilecekmişim gibi bir duyguya kapılıyorum. 

Ünlü bir blogger olmak değil amacım, sadece paylaşmak. Çünkü başka bir ülkede yaşamak, eski alışkanlıklarından ve çevrenden koparak bir hayat kurmak insanı çok farklı bir psikolojiye sürüklüyor. Benim gibi sosyal bir manyak, kafayı yememek için yazmalı, ya da anlatmalı. Paylaşmalı kısacası. Dünyanın merkezinde hissetmek ve sosyal medyanın ego şişirmesi değil ihtiyacım olan. Karşılıklı, daha naif bulduğum bir etkileşim biçimi. Evet Black Mirror'dan sonra sosyal ağlardan tamamen koptum ama bloğa yazmayı daha samimi buluyorum. “Her şey çok süper, çok mutluyum, harika bir hayatım var”ı göstermek yerine, gerçeği anlatmak bana kendimi daha iyi hissettiriyor.Yaşadığım koşullar itibariyle, kendimi daha da izole hale getirmek istemiyorum. 

Bir diğer eleştiri de şuydu:  "Şikayet, şikayet! E biraz yorucuydu okumak."
Oldu. E ne anlatayım ben sana güzel kardeşim? Biliyorum sanal alem sizi hep iyi şeyler duymaya alıştırdı. Ya da herkes sizi kandırıyor hep iyiyiz, mutluyuz diyerek, ama çoğu yalan. Onlar da şikayet ediyor, sinirleniyor, kararsızlığa düşüyor. Hep iyi değil hayat facebooktaki gibi.  Burada abartmamaya çalışarak sadece gerçekleri anlatmaya çalışıyorum. 

İran'da yaşarken de orası hakkındaki eleştirilere internetten cevap yetiştirmeye çalışırdım. Ya da bir arkadaş buluşmasında "Ayyy ne kötü orada yaşamak" dendiğinde, hemen orayı ve oradaki insanları savunmaya geçerdim. Tebriz'deki insanları gerçekten çok sevmiştim çünkü. Ben böyleyim. Sahipleniveriyorum hemen. Duyduklarımız, anlatılanlar da aslında doğru bildiğimiz şeyler değil. Bir de bu açıdan bakın demek istiyorum aslında.   

Venezuela'da daha uzun kaldığım için daha da bir sahiplendim evet. İnternette tanımadığım biri de şöyle bir eleştiride bulunmuş; 
"Ya tamam da sosyalizme vermişsin veriştirmişsin. Amerika'nın oyunları sayesinde sosyalizm çöküşe geçti. Bir de bebeğiniz varmış ya, o yüzden siz hassas bir dönemde orada yaşamışsınız.(Bana lohusa bunalımındasın demek istiyor aslında) Aslında orası öyle değil, güllük gülistanlık vs vs..." 
Sanki Venezuelalı anne de bebek bezi bulmada sıkıntı çekmiyormuş gibi. Burada tek şikayet eden anne ben değilim ki. Ya da onların suyu kesilmiyor, bir bize garezi Venezuela'nın. Bakın bunu tekrar tekrar söylemek istiyorum. Hiçbir düşünce yapısını savunmuyorum. Evet eskiden Küba'ya ve Venezuela'ya karşı bir sempatim vardı. Bu ülkelere laf söyletmezdim. Ama artık kimsenin tarafında değilim. Sonu -izm'le biten her şeyden tiksiniyorum. Uzaktan, kitaplardan bildiğiniz sosyalizmle, burada yaşanan, ya da daha önce bizlere farklı gösterilen her şey aslında öyle değilmiş. Çünkü ben burada yaşıyorum, insanlarla konuşuyorum. Zenginlerle de, orta sınıfla da, barrioda(varoşlar) yaşayanla da konuşuyorum. Burada yaşayan bir yabancıyım sadece ve ne gözlemliyorsam, kendi gözümden size aktarmaya çalışıyorum. Ben bir sosyal manyağım dedim ya. Sorguluyorum, merak ediyorum. Ve burada fark ettiklerimi sizlere yansıtıyorum. "İmi sisyilizm kiti diil, islindiii şiylii......" diyorsanız hala sizin bileceğiniz iş. Kimseye kötü demiyorum, sadece paylaşıyorum olanı biteni. Ben yazmaya devam etme kararı aldım. 

Az yazacağım derken yine uzadı gitti konuşma. Kısa kısa, başlıklar halinde yazmayı da öğrenmeliyim. İnsanoğlunun dikkat süresi gittikçe kısalıyor. Daha kısa sürede, kendini daha iyi ifade edebilen videolar ya da yazılar okunmaya değer bulunuyor. Bunu da öğrenmem lazım belki de, denemeye çalışacağım.
Şu anda bu kadar. Daha neleer neler var anlatacağım ama sonraki yazıya.....
Sevgiler.

Not: O kadar şikayet ettim ki buraya kimse gelmek istemez biliyorum. Ama yine de söyleyeyim THY buraya direkt uçuş başlattı. Gidiş, geliş 600 dolarcık. :-) Hani cok ozlediyseniz gelin diye söylüyorum
.

7 yorum:

  1. Canım ablam çok özledim.

    YanıtlaSil
  2. Heyecanla sandivicin altindaki ekmegi bekliyorum. Once sizin icin (filmin mutlu sonu misali) sonra da kendim icin :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sandvicin alt ekmeğine daha çoook var. :-)

      Sil
  3. Canım bir solukta okudum.Tebrikler... ♥

    YanıtlaSil
  4. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

    YanıtlaSil