Madem
yazmayacagım niye blog açarım ki? Yine uzuuun bir aradan sonra
herkese merhaba. Evet hala Karakas'tayız. Eşimin 2 senesi bitti,
biz de oğlumla bir buçuk seneyi devirdik. Tam Caraquenia(Karakaslı)
oldum burada kalmak zorunda olunca. Bir şeyler hazırlayıp konu
komşuyu çağırıyorum eve. Nerede, neyi buluruz, kaç bolivar, bu konular hakkında bir
karakaslıya bile bilgi verebiliyorum. Biraz daha kalsam iyice
alışacağım diye korkuyorum. Şaka tabi bu son cümle.
Normal
koşullarda 15 Ağustos'ta buradaki görev süremiz bitiyordu. Ama
Türkiye karıştı. Darbe girişiminden sonra her şey durdu.
Uzaklardan olan biteni izlemek çok zor. Televizyon da yok burada.
Türk kanalları çekmiyor. Vakit buldukça internetten takip etmeye
çalıştım. Darbe gecesini bir Venezuela televizyon kanalından
canlı izlemek de ilginç bir deneyimdi. Anlamak zor neler oluyor.. Çok karışık...
Kimseye
bir şey de soramadık. Beklemeye aldık kendimizi. Darbe girişimi
gününe kadar kendimi o kadar iyi hissediyordum ki, o gece ile
beraber her şey tepetaklak oldu. Gitme ümidim vardı çünkü o ana
kadar. Ama nereye, ne zaman, nasıl gideceğiz tamamen
belirsizliklerle dolu bir dünyamız oluverdi. Karanlık bir gölde
yüzüyormuşum gibi... Neyin, nereden, nasıl geleceğini
bilmiyorum. O yüzden gerginim hep. İnterneti de takip etmeyi
bıraktım. Okudukça geriliyorum çünkü.
Bir arkadaşımın
önerisiyle kendimi “Black Mirror” adlı diziye verdim. Mutlaka
izleyin. Bu diziden sonra sosyal ağlardan da yavaş yavaş
uzaklaştım. Zaten benzeri bir kararı almıştım Türkiye'deyken.
Bu uzaklaşma ve kendimle başbaşa kalma süreci, insanlarla aramdaki ilişkileri daha iyi anlamamı sağladı.
Sorgulamadığım bir olguydu çünkü benim için. Bu ifade daha doğru sanırım: Kendimi daha iyi tanımamı sağladı. Facebooktan
fotoğraflarınızı koyduğunuzda, herkes likelıyor evet, ama
sadece bakıyor, görmüyor. “He tamam Türkiye'deymiş, bak iyi
de, görüşürüz nasıl olsa” diyerek herkes birbirini öteliyor. Havaalanındayken, "Aaa nasıl yani, gidiyor musunuz şimdi?" diyen de oldu. Tuhaftı tabi. Çok sık yapmadığım halde, Kıbrıs Şehitleri'nde yürürken, boyoz yerken bile yer bildirimimi yapmıştım aslında. Bunun anlamı, "gelin buraya, ben buradayım, herkesi çok özledim" demekti sosyal medya dilinde. Duyuramamışım demek ki yeterince.
Türkiye'deyken dünyanın merkezinde olmadığımı anladım kısacası. Bu ne demek; yani oraya gidince herkes benimle görüşmek için can atacak zannettim ama herkesin kendine ait bir telaşı vardı ya da alışkanlıkları değişmişti. Kaldı ki, kimse de bana bu şekilde hissettirmek zorunda değil. Aynı kentteyken görüşmek daha kolaydı ya da gerekliydi ama uzaklaşınca “nasıl olsa bir gün, bir ara, bir grup buluşmasında görüşürüz”e döndü ilişki. Bir arkadaşım vardı, şimdi artık görüşmediğim birisi. Yurtdışından ne zaman dönse, kim var kim yok tanıdığı toplardı aynı mekana, yarım yamalak sohbetlerle gürültülü o ortam beni çok yorardı. Konuşamazdık ki adamakıllı. Paylaşım değildi yani bu yaptığımız. Ben de bu duruma düşmek istemedim ama o kadar alakasız tipleri bir araya getirmesem de aynı iş grubundakilerle bir kahvaltıda buluştum, özel görüşebildiklerimizle görüştük bir şekilde. İsteyince yaratıyorsun o ortamı. Ama benim için gerçekten zordu çünkü ailem kente yakın bir köye taşınmıştı, arabalarını süremezdim çünkü oldukça eski ve köy içi bir araçtı. Çocuk olunca önceliği güvenlik alıyor tabi. Kullanmak istemedim. İnsanların beni aramalarını bekledim. İlk iki hafta telefon numaram uzun süre yurtdışında olduğumuz için kapanmıştı, onunla uğraştım. Whatsapp olmasa daha fena tabi, ama ona rağmen çoğu kişiyle iletişim kuramadım. Oradayken bu duruma üzüldüm ne yalan söyleyeyim. Görüşemediklerimin, iş arkadaşlarıyla birlikte bir pazar kahvaltısını sana tercih etmiş olmaları o zaman için beni biraz yaraladı. "Onları her zaman görebilirsin ama ben gideceğim" diyerek içerlemiştim, şimdi çok da takmıyorum. Uzakta olunca bir başına olmayı öğreniyorsun ve uzaktan bakınca(hem mekansal, hem mecazi anlamda) olan biteni affedebiliyorsun. Bir de şunu kabul etmek lazım galiba. Hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Uzaklaşıyorsun, benim çevrem değişiyor, onların çevresi değişiyor. Etkileşimin yönü değişiyor. Hangi kentten ayrılsam, oraya dönmek istedim hep. Çocuk gibi, aynı ortamı yakalayacağım sandım. Bunu beklemek, her zaman yaptığım gibi ilk tepkim. Ama beklememeyi öğreniyorum zamanla. Sonuçta kimse bıraktığım yerde beklemiyor.
Türkiye'deyken dünyanın merkezinde olmadığımı anladım kısacası. Bu ne demek; yani oraya gidince herkes benimle görüşmek için can atacak zannettim ama herkesin kendine ait bir telaşı vardı ya da alışkanlıkları değişmişti. Kaldı ki, kimse de bana bu şekilde hissettirmek zorunda değil. Aynı kentteyken görüşmek daha kolaydı ya da gerekliydi ama uzaklaşınca “nasıl olsa bir gün, bir ara, bir grup buluşmasında görüşürüz”e döndü ilişki. Bir arkadaşım vardı, şimdi artık görüşmediğim birisi. Yurtdışından ne zaman dönse, kim var kim yok tanıdığı toplardı aynı mekana, yarım yamalak sohbetlerle gürültülü o ortam beni çok yorardı. Konuşamazdık ki adamakıllı. Paylaşım değildi yani bu yaptığımız. Ben de bu duruma düşmek istemedim ama o kadar alakasız tipleri bir araya getirmesem de aynı iş grubundakilerle bir kahvaltıda buluştum, özel görüşebildiklerimizle görüştük bir şekilde. İsteyince yaratıyorsun o ortamı. Ama benim için gerçekten zordu çünkü ailem kente yakın bir köye taşınmıştı, arabalarını süremezdim çünkü oldukça eski ve köy içi bir araçtı. Çocuk olunca önceliği güvenlik alıyor tabi. Kullanmak istemedim. İnsanların beni aramalarını bekledim. İlk iki hafta telefon numaram uzun süre yurtdışında olduğumuz için kapanmıştı, onunla uğraştım. Whatsapp olmasa daha fena tabi, ama ona rağmen çoğu kişiyle iletişim kuramadım. Oradayken bu duruma üzüldüm ne yalan söyleyeyim. Görüşemediklerimin, iş arkadaşlarıyla birlikte bir pazar kahvaltısını sana tercih etmiş olmaları o zaman için beni biraz yaraladı. "Onları her zaman görebilirsin ama ben gideceğim" diyerek içerlemiştim, şimdi çok da takmıyorum. Uzakta olunca bir başına olmayı öğreniyorsun ve uzaktan bakınca(hem mekansal, hem mecazi anlamda) olan biteni affedebiliyorsun. Bir de şunu kabul etmek lazım galiba. Hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Uzaklaşıyorsun, benim çevrem değişiyor, onların çevresi değişiyor. Etkileşimin yönü değişiyor. Hangi kentten ayrılsam, oraya dönmek istedim hep. Çocuk gibi, aynı ortamı yakalayacağım sandım. Bunu beklemek, her zaman yaptığım gibi ilk tepkim. Ama beklememeyi öğreniyorum zamanla. Sonuçta kimse bıraktığım yerde beklemiyor.
Diyeceksiniz ki "Niye bekliyorsun?". Bir bakıma doğru aslında ama bazen kocaman bir adıma, az bir adımla yaklaşılmasını bekliyorsun. Bu da insanoğlunun zaaflarından biri. Şimdi gitsem aynı şekilde düşünmem, ya da hissetmem. Takılırım kendi kendime, buluşabilirsek ne mutlu. "Ben geldiiim hadi beni eğleyiiin!" hissimden kurtuldum çok şükür. Yaşadığımız her olay, bize bir şeyler öğretmek için var. Ve ben de bu süreçten çok şey öğrendim. Egomu törpülemek miydi bu yaptığım ya da artık ihtiyaç duymuyorum mu bilmiyorum ama hafiflediğim kesin.
İlginç bir durum
daha vardı fark ettiğim, söylemeden geçemeyeceğim. Mesela
bir blog açtım hem yalnızlığımı paylaşayım, hem de
yaşadıklarımı yazarak daha iyi ifade ediyorum, eş dost haberdar
olsun bunlardan(iyi ya da kötü), ben de her seferinde anlatmak
zorunda kalmayayım diye. Herkese aynı şeyleri anlatmak zor
gelebiliyor bazen. Hele de pek iyi bir şey yoksa. Gidiyorum bir buluşmaya, herkes bana bakıyor;
“Eeee”.
"Ne eeesi yazdım ya bloğa. Biraz da siz anlatın, ben orada bunları
yaşarken siz neler yaptınız?"
Yine dünyanın
merkezinde olmadığımı anladım.(Diyeceksiniz ki hatun narsist, ikide bir bu cümleyi kuruyor, kendini bir halt zannediyormuş, oh olsun) Lafın gelişi o cümleyi
kuruyorum. Yani daha çok önemseneceğimi düşünmüştüm. Bunu şu
anda yazarken de drama kraliçesi psikolojisinde değilim, o an için
sorgulayabileceğim bir durumdu ama şimdi dedim ya uzaktan bakınca
her şey daha farklı gözüküyor. Hiçbir şey hissetmiyorum.
Gülüp geçiyorum hatta.
Bloğu uzun aralıklarla, dolup taşarak yazdığım için bir solukta beş sayfa yazmışım, malum günümüz insanı pek bir meşgul, vakit bulamıyor. En yakın arkadaşın da olsa okuyamıyor. Ama çok ilginç geri dönüşler de aldım, örneğin sekiz sene birlikte çalıştığımız ve o süre içinde çok da yakın ilişkiler kuramadığım bir hatun kişi, bir solukta okumuş ve bana blogla ilgili sorular soruyor, sohbet ortamı oluşuyor. Bu, diğer yakın arkadaşlarım bana değer vermiyor demek değil, biliyorum. Farklı kişilerle etkileşimlere de kapı açıyor buraya yazmam. bu da hoşuma gidiyor. Sanki içimde alan açıyorum ve herkesi orada kucaklayabilecekmişim gibi bir duyguya kapılıyorum.
Bloğu uzun aralıklarla, dolup taşarak yazdığım için bir solukta beş sayfa yazmışım, malum günümüz insanı pek bir meşgul, vakit bulamıyor. En yakın arkadaşın da olsa okuyamıyor. Ama çok ilginç geri dönüşler de aldım, örneğin sekiz sene birlikte çalıştığımız ve o süre içinde çok da yakın ilişkiler kuramadığım bir hatun kişi, bir solukta okumuş ve bana blogla ilgili sorular soruyor, sohbet ortamı oluşuyor. Bu, diğer yakın arkadaşlarım bana değer vermiyor demek değil, biliyorum. Farklı kişilerle etkileşimlere de kapı açıyor buraya yazmam. bu da hoşuma gidiyor. Sanki içimde alan açıyorum ve herkesi orada kucaklayabilecekmişim gibi bir duyguya kapılıyorum.
Ünlü
bir blogger olmak değil amacım, sadece paylaşmak. Çünkü başka
bir ülkede yaşamak, eski alışkanlıklarından ve çevrenden
koparak bir hayat kurmak insanı çok farklı bir psikolojiye
sürüklüyor. Benim gibi sosyal bir manyak, kafayı yememek için
yazmalı, ya da anlatmalı. Paylaşmalı kısacası. Dünyanın
merkezinde hissetmek ve sosyal medyanın ego şişirmesi değil
ihtiyacım olan. Karşılıklı, daha naif bulduğum bir etkileşim
biçimi. Evet Black Mirror'dan sonra sosyal ağlardan tamamen koptum
ama bloğa yazmayı daha samimi buluyorum. “Her şey çok süper,
çok mutluyum, harika bir hayatım var”ı göstermek yerine,
gerçeği anlatmak bana kendimi daha iyi hissettiriyor.Yaşadığım
koşullar itibariyle, kendimi daha da izole hale getirmek
istemiyorum.
Bir diğer eleştiri de şuydu: "Şikayet, şikayet! E biraz yorucuydu okumak."
Oldu. E ne anlatayım ben sana güzel kardeşim? Biliyorum sanal alem sizi hep iyi şeyler duymaya alıştırdı. Ya da herkes sizi kandırıyor hep iyiyiz, mutluyuz diyerek, ama çoğu yalan. Onlar da şikayet ediyor, sinirleniyor, kararsızlığa düşüyor. Hep iyi değil hayat facebooktaki gibi. Burada abartmamaya çalışarak sadece gerçekleri anlatmaya çalışıyorum.
Oldu. E ne anlatayım ben sana güzel kardeşim? Biliyorum sanal alem sizi hep iyi şeyler duymaya alıştırdı. Ya da herkes sizi kandırıyor hep iyiyiz, mutluyuz diyerek, ama çoğu yalan. Onlar da şikayet ediyor, sinirleniyor, kararsızlığa düşüyor. Hep iyi değil hayat facebooktaki gibi. Burada abartmamaya çalışarak sadece gerçekleri anlatmaya çalışıyorum.
İran'da yaşarken de orası hakkındaki eleştirilere internetten cevap yetiştirmeye çalışırdım. Ya da bir arkadaş buluşmasında "Ayyy ne kötü orada yaşamak" dendiğinde, hemen orayı ve oradaki insanları savunmaya geçerdim. Tebriz'deki insanları gerçekten çok sevmiştim çünkü. Ben böyleyim. Sahipleniveriyorum hemen. Duyduklarımız, anlatılanlar da aslında doğru bildiğimiz şeyler değil. Bir de bu açıdan bakın demek istiyorum aslında.
Venezuela'da daha uzun kaldığım için daha da bir sahiplendim evet. İnternette tanımadığım biri de şöyle bir eleştiride bulunmuş;
Venezuela'da daha uzun kaldığım için daha da bir sahiplendim evet. İnternette tanımadığım biri de şöyle bir eleştiride bulunmuş;
"Ya tamam da sosyalizme vermişsin veriştirmişsin. Amerika'nın oyunları sayesinde sosyalizm çöküşe geçti. Bir de bebeğiniz varmış ya, o yüzden siz hassas bir dönemde orada yaşamışsınız.(Bana lohusa bunalımındasın demek istiyor aslında) Aslında orası öyle değil, güllük gülistanlık vs vs..."
Sanki Venezuelalı anne de bebek bezi bulmada sıkıntı çekmiyormuş gibi. Burada tek şikayet eden anne ben değilim ki. Ya da onların suyu kesilmiyor, bir bize garezi Venezuela'nın. Bakın bunu tekrar tekrar söylemek istiyorum. Hiçbir düşünce yapısını savunmuyorum. Evet eskiden Küba'ya ve Venezuela'ya karşı bir sempatim vardı. Bu ülkelere laf söyletmezdim. Ama artık kimsenin tarafında değilim. Sonu -izm'le biten her şeyden tiksiniyorum. Uzaktan, kitaplardan bildiğiniz sosyalizmle, burada yaşanan, ya da daha önce bizlere farklı gösterilen her şey aslında öyle değilmiş. Çünkü ben burada yaşıyorum, insanlarla konuşuyorum. Zenginlerle de, orta sınıfla da, barrioda(varoşlar) yaşayanla da konuşuyorum. Burada yaşayan bir yabancıyım sadece ve ne gözlemliyorsam, kendi gözümden size aktarmaya çalışıyorum. Ben bir sosyal manyağım dedim ya. Sorguluyorum, merak ediyorum. Ve burada fark ettiklerimi sizlere yansıtıyorum. "İmi sisyilizm kiti diil, islindiii şiylii......" diyorsanız hala sizin bileceğiniz iş. Kimseye kötü demiyorum, sadece paylaşıyorum olanı biteni. Ben yazmaya devam etme kararı aldım.
Az yazacağım derken yine uzadı gitti konuşma. Kısa
kısa, başlıklar halinde yazmayı da öğrenmeliyim. İnsanoğlunun
dikkat süresi gittikçe kısalıyor. Daha kısa sürede, kendini
daha iyi ifade edebilen videolar ya da yazılar okunmaya değer
bulunuyor. Bunu da öğrenmem lazım belki de, denemeye çalışacağım.
Şu
anda bu kadar. Daha neleer neler var anlatacağım ama sonraki
yazıya.....
Sevgiler.
Not: O kadar şikayet ettim ki buraya kimse gelmek istemez biliyorum. Ama yine de söyleyeyim THY buraya direkt uçuş başlattı. Gidiş, geliş 600 dolarcık. :-) Hani cok ozlediyseniz gelin diye söylüyorum.
Not: O kadar şikayet ettim ki buraya kimse gelmek istemez biliyorum. Ama yine de söyleyeyim THY buraya direkt uçuş başlattı. Gidiş, geliş 600 dolarcık. :-) Hani cok ozlediyseniz gelin diye söylüyorum.
Canım ablam çok özledim.
YanıtlaSilAblacığımmm, ben de.
SilHeyecanla sandivicin altindaki ekmegi bekliyorum. Once sizin icin (filmin mutlu sonu misali) sonra da kendim icin :)
YanıtlaSilSandvicin alt ekmeğine daha çoook var. :-)
SilCanım bir solukta okudum.Tebrikler... ♥
YanıtlaSilSağol canım. Teşekkürler.
SilBu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
YanıtlaSil