Bumerang

1 Aralık 2016 Perşembe

NASIL OLSA GİDECEĞİM

Kadın olarak, anne olarak yaşamak diye başlayacaktım söze, ama burada insan olarak yaşamanın zorluğu daha ağır bastı.

Evet yine şikayet edeceğim. Biliyorum bıktınız. Güzel bir şey yok son zamanlarda. Şikayet edeceğim son yazı bu olur umarım. Ben de şurayı gezdim, şurada bunu yedim içtim gibi şeyler yazmayı hasretle bekliyorum.

Evimizin manzarası
Dört gündür sular yok. Bu yüzden gerginim biraz. Hoş, ben artık hep gerginim burada. Hijyen yokluğu, beni deli ediyor. Depoladığımız su da kirli çünkü. Dibe çökenleri görmek istemiyorum, gözümü kapatıyorum artık. Suyu yavaş yavaş başka bir kaba alırsam, dibindekileri dökmeden başka bir amaç için kullanabiliyorum. Bu sabah banyo suyu kaynattık o kokulu, iğrenç sulardan. Kendimi acındırmak için falan yazmıyorum bunları. Durum bu. Kaynatıp kullanırsan sorun yok. Kokuyo ama olsun. Ama her zaman da geniş vaktin olmuyor. Amaaan diyorsun ve dökünüveriyorsun suyu. Sabunladım mı tertemiz oluveririm sanıyorsun. Türkiye'ye gittiğimde, banyoya gireceğim ve temiz su akan duşun altından saatlerce çıkmayacağım. Çok yağmur yağınca alt yapı yetersizliği sebebiyle borular patlıyor. Normalde bir günde tamir edilecek durum, dört gün oldu halledilemedi. Burada her şey böyle. 6 aydır garaj kapısı bozuk, tamir edilemiyor. Apartmanda lambalar patlamış. Lamba yok memlekette, alınamıyor.

Gel de sosyal devlet olgusunu sorgulama. Insanların birincil ihtiyaçları karşılanamıyor burada. Yemek mi, en kalitesizi, çoğu yok zaten, olanları da halk alamıyor. Su mu, su leş gibi, haftanın iki günü ya var ya yok. Bizim apartmana ait büyük su tankı olmasa, biz de haftada sadece iki gün su alabileceğiz. Bu hafta o da bitti, o yüzden susuz kaldık. Bazı bölgelere elektrik de verilmiyor. Hayat burada çok farklı, çok...
İşin ironik kısmı, şu anda bunları yazarken bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ama evde su yok. Balkon olmadığı için de yağmur suyunu alamıyorum. Eğer bir gün daha uzarsa, aşağı inip, damacanaları koyacağım yağmurun altına. Belediyelerin yapamadığını ben kendim yapacağım.

Dün bir de evde temizlik vardı. Damacanadan dökme suyla bulaşık yıkadık, yemek yaptık, evi sildik. Burada her şey mış gibi. Su kirli, bulaşıkları o suyla yıkasan ne olur! Her kullanım öncesi içme suyuyla tekrar çalkalamak zorunda kalıyorum.

Kendimi Nuri Bilge Ceylan filmlerindeki baş karakter gibi hissediyorum. Uzun bir sessizlik, sonra mutfak lavabosunda yürüyen karıncaların geliş sesleri... Lavaboda kalan kirli bulaşıkların istilasını izliyorum bazen. Su ha gelir, ha gelecek diye çeşme açık, borulardan gelen sesleri dinliyorum, kulağımı duvara dayayıp. Sular kesik olduğu dönemlerde sabah 6.00-6.30 arası, öğlen 12.30-13.00 arası, akşam 19.30-20.00 arası sadece onbeş dakikalığına veriliyor. Son dört gündür o da yok ama ben yine de dinliyorum suyun gelişini umut ederek. O ses çok küçük bir ses olmasına rağmen kafamın içinde gittikçe büyüyor.
Komşuların ana boruyu dinlemek için aşağıda toplanması geliyor aklıma. Halbuki vakit ne değerli! Niye parkta dolaşıp, güzel şeyler paylaşmak varken, yemek ya da su konuşmak zorundalar? Yaşlı başlı, iyi eğitimli insanlar, aşağıda borudan gelen sesleri değerlendiriyorlar: “Bugün su gelir, 1 saate gelir, yok gelmez.” “Yakındaki markete pirinç gelmiş, kimlik numaranın sonu ne? Sıraya gir yağ da var al.”

Eve gelen yardımcı teyzemi oğlu aradı geçen gün. Teyzem kahkaha patlattı.
Ne oldu Senyora?
Unicasa markete yağ gelmiş, pirinç gelmiş. İşini gücünü bırak koş annee! diye şaka yapıyor benim oğlan.”
Trajikomik. Çünkü annesi haftanın iki günü dükkan dükkan geziyor eve erzak alabilmek için. Muhtemelen tek konuştukları şey bu. Artık şakaya vuruyorlar.

İnsan en çok ne ister? Güvende olmak.
Burada kendini güvende hissediyor musun? Kocaman bir HAYIR.
Karnını doyurmak ister. Doyurabiliyor musun?
Kaliteyi aramayacaksan, açlıktan ölmezsin. Çöple doldurursun mideni. Arada güzel meyveleri var, onunla takviye edersin.

İstif kültürü adını verdim ben burada ihtiyaç temin etme durumuna. Malzeme sıkıntısı olduğunu biliyorsun. İşin gücün zaten market dolaşmak. Gördüğün anda da beş kilo alıyorsun. Bu sefer onlar bozulmasın diye tüketmek için hep yiyorsun. Arkadaşlarıma yaptığım yemeklerin fotoğraflarını gönderiyorum. “Orada kıtlık olduğuna emin misin;?”diyorlar. Normalde bu kadar çok tatlıyla uğraşmam. Un bozulmasın diye habire fırına atıyorum bir şeyler. Oyalanıyorum hem.
Niye alıyorsun? Alma.” diyeceksiniz. Bebek olunca almamazlık edemiyorsun. Ya biterse?

Mesela uzun bir süre tereyağı hiç gelmedi. Yok olan bir şeye daha çok ihtiyaç duyuyorsun. Normalde alışkanlığın olmasa da onu kullanmalıyım üzerine çalışıyor zihin. Komşumun zihni benden farklı. Almıyor. Yoksa almayacağım diyor. Bachakerolardan da (Marketlerden malzemeleri bire alıp ona satan aracılar) sistemi desteklememesi adına almıyor. Çünkü onlar marketlerden çok çok aldıkça, ihtiyacı olanlara yiyecek ulaşamıyor” diyorlar. Haklılar. Ama devlet onlardan haberdar. Uzun sıralarda da beklemiyorlar. Meyve yeriz, ne varsa onu yeriz diyerek karı koca eriyip gittiler. Fena mı olur ben de öyle yapsam, azıcık kilo versem. Yapamam. Bir de yemek yemezsem, iyice kafayı sıyırırım gibi geliyor.

Dünyanın en pahalı Nutellası burada satılıyor. Her şey dışarıdan ithal olunca normal tabi. Evde yapayım dedim, fındık yok. Eve temizliğe gelen teyzemiz kızının yanına gitti Kolombiya'ya. Dönüşte bize bir kavanoz Nutella getirmiş. Normalde Türkiye'deyken almıyordum ama bir tatlı geldi. Bitmesin diye gıdım gıdım yiyoruz.

Hindistan'da ya da Latin Amerika ülkelerinde insanların neden mutlu olduğuna dair bir fikrim var. Adamlar yoksul ama mutlu. Çünkü temel ihtiyaç malzemelerine ulaşmak zor. Olunca da çocuk gibi seviniyorsun. O sürprizmiş gibi geliyor insana.
Hayat çok sürprizlerle dolu, ay ne güzel bir hayatım var, bak yoktu pirincim, şimdi ulaştım, oh ne mutluyum.” havasında dolaşıyorsun. Ben daha bu kafaya gelemedim. Seviniyorum tabi bulunca ama onlarınki bir başka. Bildiğin karnı aç, kılık kıyafet pejmurde, ama sanki bir hap almış gibi mutlu şarkılar söyleyerek geziyor.

Uzun bir süre tam tahıl unu yoktu bu arada. İmport malzemeler satan bir dükkana gelmiş. Nasıl sevindim anlatamam. Alıverdim yarımşar kiloluk beş paket. Yüzümde salakça bir gülümsemeyle dolaştım reyonları zafer kazanmış bir komutan edasıyla... Yokluk yaratacaksın önce, sonra ulaşınca bak nasıl mutlu oluveriyorsun.

Eşim bizim burada olmadığımız ilk 8 ay, eve deli gibi istiflemiş herşeyi. Dolapların fotoğrafları vardı ama silmişim. Sanki evde bir dükkan var. Açsak açardık bir işletme. Bitmesi muhtemel olan şeylerden eve doldurmuş her birinden yirmişer tane. Çok kızmıştım, ne gerek var diye. İlk başta gereksiz diyerek ve bozulmasınlar diye sağa sola verdim. Komşulara, eve gelen yardımcıya.
Soya yağını niye kullanayım ki GDO'lu o. Kullanmam. Ton balığı yemem, içinde civa var. Bulaşık deterjanı fazla.. Onları da ver, Deterjan fazla, dağıt dağıt.”
Dağıta dağıta, biz onlara ihtiyaç duyar hale geldik. Yağ bulmak sıkıntılı. Zeytinyağı çok pahalı. Bulursak alıyoruz. Kızartma için ayçiçek, mısırözü yağını bulmak mümkün değil. İstemeye istemeye kanolaya razı oldum. Kızartma yaparken de kalan bir şişe soya yağını kullanıyorum ne yalan söyleyeyim. Son iki küçük kutu ton balığı kalmış. Sular olmayınca büyük yemeye girişmeyeyim diye onu da kullandım. Bu tip şeylere ne kadar çok dikkat ettiğimi beni tanıyanlar bilirler. Ben bile “tamam ya kullanalım ne olacak.” dediysem, vay benim halime!

Cine Citta denen bir market keşfettik bir buçuk sene sonra. Amerika'dan getiriliyor her şey. Uçuk pahalı. Yani gücüm olsa bile niye alayım ki diye düşündürtüyor, o kadar pahalı. Ama bazı ihtiyaç malzemeleri için kapısını çalıyoruz sık sık. Bebek bezi mesela. Son iki paket kaldı. Oraya da gelmemiş. Düşünüyorum kara kara, bez olmazsa ne yaparım diye. Bachakerolarda da malzeme yok artık çünkü. Bir paket beze 100 dolar vereceğim, getir desen, yine de bulamıyorlar. XXG zaten çok zor.
Bir ara ekolojik bez dikeyim mi diye de araştırdım internetten. Dikiş yapamam ki ben, ona rağmen baktım. Suyun zırt pırt kesildiği yerde nasıl tuvalet eğitimi veririm? Erkenden tuvalet eğitimine başlatmak da doğru değil.
Yurtdışına her çıkandan istemek de yordu bizi. Artık kimseden bir şey istemek gelmiyor içimden.
İki ayda bir kurye gelir buraya Türkiye'den. Tanımadığımız birisiyle yazışırız önce, o kişiyi ikna ederiz “Kendimiz için değil, oğlumuz için tarhana, zeytin, keçi sütü istiyoruz.” diye anlatırız uzun uzun. Yeri yoktur tabi ki doğal olarak. Bu bile olay olmuş ve “Karakas'takiler bebek bezi bile istiyorlarmış”a çıkmış adımız. Halbuki hiç bebek bezi istemedik. Süt alerjisi var ben ne yapayım? Buradaki soyalı mamalardan mı içireydim? Bu mamalar gayet normal burada. Artık onu da bulamıyorsun ya. Bulan lıkır lıkır, çekinmeden veriyor bebesine.

İnsanlardan bir şey istemiyoruz bu yüzden artık. Ruhumuz yoruldu.

Ruhum gerçekten yoruldu. Sabahları iki buçuk saat vaktim var. Yemek varsa, ev de temizse, kendim için bir şeyler yapabilirim değil mi? Yapmıyorum. Oturuyorum koltuğa, pencereden dışarı bakıyorum uzun süre. Alık alık bakıyorum hem de. Hiçbir şey düşünmüyorum aslında. Parmağımı kıpırdatmak gelmiyor içimden. Ne yapacağım diye düşünsem, elbet yaparım bir şeyler. Bazen yoga yapıyorum, bazen şu anda olduğu gibi yazıyorum, bazen çok yakın bir arkadaşımla konuşuyorum. Bu arkadaşımla da burada birbirimizi yeniden keşfettik. İkimiz de aynı durumdayız. O İran'da ben burada. Aramızda inanılmaz bir uzaklık var. Şartlar farklı olsa da, yaşam tarzının tamamiyle değişmesinden kaynaklı ruh yorgunluğumu bir onunla paylaşıyorum. Yazınca da rahatlıyorum, o yüzden karalıyorum konuşur gibi... Bir amacım yok. Bana acıyın, beni görün, fark edin, ilgilenin.... Bunlardan birisi bile aklımın ucundan geçmiyor.

Madem bu kadar dayanılmaz, niye gitmiyorum?
Aile olmanın ne anlamı kalıyor ki o zaman? Hep ayrı yaşayacaksak, niye evlendik, bir de bir canlıya hayat verdik? Bunu denedim, o his de tatmin edici değil. Ana baba evi olsa da artık oraya ait değilim çünkü.

Biraz daha dayanmalı, güçlü olmalı. Buradan daha iyi bir ülkeye birlikte gideceğiz.

Kendi kendime yeni oyunlar buldum.
Mesela, son bir şişe bulaşık deterjanı kalmış. O bitince gideceğiz diye eğliyorum kendimi.
Son bir tüp diş macunu, niye yenisini alalım, bitince gideceğiz. Totem gibi yani.
Son şampuan, son paket un, şeker, yağ... Hepsi bittiler... Biz buradayız.

Niye bekliyorum? Neyi bekliyorum? Yaşam anda saklı. Anı hisset vs... Gel beraber hissedelim.
Detaylarda boğuluyorum. Yemek yaparken bangoya yaslanıyorum ve karıncalar göbeğim vasıtasıyla vücudumda geziyorlar şu anda. Hissediyorum onların minnak ayaklarını, nefesime odaklanıyorum. Suyun sesini dinliyorum borulardan, yaşamda, anda bunlar var. Nefesime dönsem de sinirlenmekten alıkoyamıyorum kendimi. Ama bu sinirlilik hali artık tuhaf bir forma dönüştü. Hissetmiyorum bir şey. Tepkisizim. Nuri Bilge Ceylan bizim evde bir film çekiyor ve benim haberim mi yok diye düşünmeye başladım. Her şey yavaş, sessiz, doğanın sesleri var sadece...

Anda yaşa demek de bana itici gelmeye başladı artık. Çünkü toplum olarak zaten hislerimizi bastırmaya yönelik büyütülmüşüz. Hep güçlü olmak zorundayız. Zaten kendimizi ifade problemimiz var. Niye kendimi zorluyorum?
Anda kalmalıyııım, anda kalmalıyıım, üzülmemeliyiiim” derken aslında kendimizi zorlamış olmuyor muyuz? Hissettiklerim bunlar, yaşadıklarım bunlar, içime atıp ne yapayım?. Gözlemlemeye çalışıyorum, yani her şeye uzaktan bakmak da bir çözüm. Tahammülüm kalmadı yüreğimde, yapamıyorum. Drama Kraliçeliği yakıştırması tam da bu noktada başlıyor belki de. Acımdan beslenmiyorum onlar gibi. Yaşadığımı hissetmenin en kötü yolu acılar.
Paylaşınca biraz olsun rahatlıyorum, negatif enerji başkasına geçiyordur elbette. Buradaki komşularım beni rahatlatmaya çalışıyor:
Nasıl olsa gideceksin, böyle düşün.”
Ah güzel insanlar, aklım nasıl sizde kalacak, bir bilseniz.

Güzel yazılar paylaşmak umuduyla....