Bumerang

5 Mayıs 2017 Cuma

Bir Kreş Hikayesi


Geleli tam üç ay oldu.
Kafamı kaldırıp gökyüzüne, derin bir nefes alma zamanı.
Kolay değil öyle hemen, dünyanın bir ucundan diğer ucuna gelip de alışıvermek. Kendi kültürüm bambaşka, Venezuela'nınki bambaşkaydı, Rusya da tam bir muamma.
Bu iş sayesinde hayatta kalma konusunda epey deneyim ediniyorum galiba.
Avantajları da var dezavantajları da. Biraz yıpratıcı. O yıpratıcı süreci atlatırsan da idare etmelik yaşıyorsun, çünkü aklının bir köşesinde hep “nasıl olsa bir gün gideceğim” var. Enerjim eskisi gibi yüksek değil. Bu sebeple kendimi oyalamak için yeni bir şeyler arıyorum hep. Mutsuz değilim. Tuhaf bir ara katmandayım sanki. Gözlemliyorum her şeyi. Kabul edişe geçiş gibi belki de... Yaşayıp göreceğiz.





Moskova hakkında epey bir bilgiye sahip oldum. Bu deneyimleri bir sonraki yazıda anlatacağım. Ben şimdilik Venezuela’dan Rusya’ya geçişi paylaşayım.







Sosyal medyadan da uzak kalmıştım. Diyet gibi bir şeydi bu benim için. Madem mutluyum niye paylaşmayayım dedim ve harika fotoğraflar (bana göre) paylaştım. Köyden indim şehre gibi, önüme çıkan her şey ilginç geliyordu. Artık Karakas'taki mahrumiyetimizi siz hayal edin.Herkes de benim için çok sevindi. Ben de çok sevinçliydim çünkü orada yapamadığım birçok şeyi burada havanın zor koşullarına rağmen yapabiliyordum. Sokakta yürümek gibi. Alışverişi eşimden bağımsız yapabilmek gibi...Basit ama beni çok mutlu eden detaylardı.
Ama bu görünenin ötesinde başka bir sorunla karşılaştık. Hayatlarımız sosyal medyadakinden farklı.
Moskova

Minik oğlum ciddi şekilde saat farkından etkilenmişti. Sürekli Caracas’taki komşularımızın adlarını sayıklıyordu. Hırçınlaşmıştı. Gece uyumuyor, istediğini yaptırmak için kendini yerden yere atıyordu. Uykuları iyice berbat olmuştu. Yemek yemiyordu. Mutsuzdu kısacası. Çocuğum bu haldeyken cennet gibi bir yerde olmuşum ne işe yarar ki!




Danıştım etrafıma. Her kafadan ayrı bir ses...
Kimisi diyordu ki “Sen ayrılamadın oradan, bu yüzden o da bağını koparamadı.”
Sen alışamadın, gerginsin, bu yüzden o da gergin.”
Travma yaşıyor, depresyonda. “
İki yaş sendromu bu ama biraz da inat. Karakteri agresif galiba.”
Hiç bu işe kalkışmayacaktınız, bak çocuk mahvoldu”...........
Yani beni sarsacak bir sürü cümle. Etiketler yapıştırmayı ne çok seviyoruz. Bir de, ebeveynler mi hep suçlu olur ?


Moskova
İki yaş sendromu ile yer değişimi bir araya gelince o da biz de zor zamanlar yaşadık. Uzun bir süre uykusuzluk çektik. Bir taraftan etrafı keşfetmeye çalışıyorduk, daha doğrusu öğrenmeye. Temel ihtiyaçlarımızı giderecek kadar tanımalıydık yeni yaşam alanımızı. Dil problemi bizi oldukça zorladı. Sora sora öğrendik, yerleştik...




 O kadar bunalmıştım ki, oğlum bir an önce kreşe başlasın istiyordum. Araştırdık, hem eve yakın olan, hem de iyi bir yer olduğu bilgisini aldığımız İngiliz oyun grubuna göndermeye karar verdik. En büyük hatayı da orada yaptık galiba. Galiba diyorum çünkü bana bağımlılığı zaten kreşten önce başlamıştı. Kreş süreci bu sorunu perçinledi. Ortamı yeni değişmişti, yine farklı bir çevreye koyuyorduk onu. İspanyolca ya da Türkçe konuşan da yoktu.
Ortam farklı, kişiler farklı, dil farklı...

Ne yapsa sonuna kadar haklıydı. Bir an önce düzenimiz otursun istiyordum. Geldikten 15 gün sonra kreş kararı almamızın birinci sebebi bu. İkinci sebebi de çok sosyal bir çocuktu, yabani değildi. Kolay alışır zannettim. Ona fazlaca güveniyordum. Okulu anlatmaya uzun zaman öncesinde başlamıştık.




İlk gün babasıyla beraber iki saat onunla birlikte kaldık.
İkinci gün ben vardım sadece ve içeri girer girmez kaynaştı herkesle, oyun oynamaya başladı. Biraz ben de oynadım sonra kapının dışına çıktım. Hatam gidiyorum dememekti. Ortadan birden kayboldum. Kapının önünde bir saat bekledim. Baktım ses çıkmıyor, her şey yolunda, etrafı keşfe çıktım. Öğretmenleri de problem yok gidebilirsiniz deyince ben de soluğu dışarıda aldım. Hiç yapmadığım şeyleri yapmaya başladım hemen, özgür hissediyordum ya sokaklarda, aldım telefonu elime, yaptım durum güncellememi. “Moskova kazan, ben kepçe” diye. Güleyim mi ağlayayım mı bilmiyorum. Yarım saat sonra aradılar “susturamıyoruz, gelin”.
Altını açmaya çalışırlarken beni istedi normal olarak ve sıkıntı da orada başladı. Ben oraya varasıya bir yarım saat daha geçti. Koşa koşa gittim. Homurdana homurdana... Kendime de kızıyordum, şartlara da. Suçlayacak birilerini, bir şeyleri aramayı da ihmal etmiyordum. Aldım, sardım, sarmaladım. Eve getirdim. İşte o günden beri yakamdan düşmüyor.
Hemen bırakmadık kreşi. Bir hafta her gün dört saat onunla birlikte gittim, geldim. İkinci hafta ilk bir saat onunla durdum, sonra durumu anlatarak çıktım onların yanından. İlk gün yarım saat denedik, sonra arttırdık 1 saate kadar. Olmadı. Hiç susmadı. Gıcık veliler gibi konuşayım, evet öğretmen de onu yeteri kadar oyalayamadı.
Neler neler okumadım ki o kreşte ağlarken. Kapı önüne çömelmiş, yine bin bir farklı fikirden hangisi daha doğru onu hissetmeye çalışıyordum. Bırakın gidin, alışacak diyenler çoğunluktaydı. Pes etmeyin deniyordu. Ama bir saat boyunca kesintisiz ağlamalar beni de öğretmenini de pes ettirdi ve onu okuldan almamızı istediler.
Kendimi düşünecek olursam, mahvolmuştum çünkü yakamdan düşmediği için tuvalete bile yalnız gidemiyordum. Dışarı çıkamıyordum, çünkü her yerde kendini yerden yere atıyordu. Kucağımdan inmiyordu, dışarda hiç yemek yemiyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım.
Onu düşünecek olursam da, kendimi çok suçlu hissediyordum. Çünkü onu hiç bilmediği bir çevrede her ne kadar alıştırarak yapmış olsak da yalnız bırakmıştık. Bir kreş macerası daha bitmişti. Bu ikinci deneyimdi. Venezuela’da da 15 aylıkken denemiştik. Kısa sürmüştü çünkü daha çok küçüktü. Hiç yalnız bırakmamıştım zaten. Tek isteğim, başka çocuklarla oyun oynamasıydı. Bir sat bile ben de yalnız kalabilsem daha mutlu olacaktım.
Evet, ben “anne mutlu değilse, çocuk da mutlu olamaz” diyenlerdenim ve sadece kendime bir alan açmaya çalışıyorum. Uzaklarda tek başınalık zor, akraba, eş, dost da olmayınca çocuk da yalnız. Kreşleri hem onun için hem beni için bir kurtuluş gibi görmüştüm. En azından bir saatliğine bırakabilsem, ne güzel olurdu diye düşünüyordum. Sonra komşumuz bize yardımcı olmaya başlamıştı da aynı apartmanda benden bağımsız üç saat kalabiliyordu. İşte ben buna güvendim. O zamanlar beni hiç aramayan çocuk, gölgem gibi peşimde dolanmaya başlamıştı.
Kreşe bir daha gitmedik. Yanından hiç ayrılmadım, sokakları birlikte geze geze keşfe çıktık yaşadığımız yeri. O da alıştı, ben de. Güvenini tekrar kazandığımı hissettiğim anda da oyun ablası gibi birisini ayarladım. Hem de parklarda dolaşırken. Şu anda Mila'yla kendi başına kalabiliyor, ben de kendime vakit ayırabiliyorum. Oğlum kendini daha iyi hissettiği için, biz de kendimizi daha iyi hissediyoruz.
Uzun lafın kısası; ben hatalarımı yazdım, siz aynı hatalara düşmeyesiniz diye.
Eğer siz de çocuğunuzu 2-3 yaş arasında kreşe vermeyi düşünüyorsanız, onu çok iyi gözlemleyin. Yazılanlar, çizilenler, anlatılanlar size uymayabilir. İnternetten diğer anne görüşlerini çok okumama rağmen gördüm ki, ne uyku eğitiminde, ne beslenmede, ne tuvalet eğitiminde anlatılan hiçbir şey bize uymadı. Her çocuk özel, kendine özgü bir birey. 
Bir de okuduğunuz ve yapamadığınız her şey size kendinizi daha kötü hissettirecek. Herkes mükemmel evlatlar yetiştirme peşinde, kusursuz anne olmak için kendini paralıyor. Okumalı, araştırmalı. Ama ne hissettiğiniz önemli. Öğretmenleri alın demeseydi de ben kreşten vaz gececektim zaten. Çünkü u kadar uzun ağlaması normal değildi. 
En kötüsü suçluluk hissi. Herkes başarıyor, ben yapamıyorum hissi. Elbet başarıcaz ama herkesle aynı zamanda değil.
Sınıftan hemen çıkıp gitmemeniz tavsiye edilen. Alıştıra alıştıra, süreyi arttırarak bırakın. Ve ilk başta ağlamaları normal evet ama bizde olduğu gibi bir saat değil. Deniliyor ki en fazla yirmi dakika ağlayacak, sonra oyuna dalacak. Eğer bu gerçekleşmiyorsa, çocuğunuz okula hazır değildir. Strese sokmanın hiçbir manası yok.
Şartlar da bu süreçleri çok etkiliyor. Onu dinleyin. Hazır olup olmadığını anlayacaksınız. Kreşe hazır değildi evet, denedik ve olmadı. Şimdi Eylül'e kadar okulla ilgili hazırlık yapacağız. Kitaplar aldım okulu anlatan, güzel hikayeler uyduruyorum eğitimle alakalı. Kendisi şimdiden okula gidelim demeye başladı. Çünkü Moskova'yı evi olarak kabul etti, burada yaşayacağını anladı. Farklı bir düzene geçiş de şu anda daha kolay. O kadar tatlı “bizim evimiz” diyor ki. Kendini buraya ait hissediyor artık. Bu tam üç ayımızı aldı. Yüzüne yayılan o dev gülümsemesi geri geldi. Artık ben de bloğa Moskova'yla alakalı bir şeyler karalayabilirim. Kendime açtığım küçük ama rahat nefes alanımda ben de daha mutluyum, o da daha huzurlu. Umarım hep böyle devam eder... Eğlenceli gezi yazılarında görüşmek üzere...
Moskova Nehri

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder