Bumerang

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Nazım Moskova'da yatıyor

Tayinimizin Moskova'ya çıktığını öğrendiğimde tuhaf hissetmiştim. Moskova da nereden çıkmıştı? Üstelik tercihlerimizde yoktu. Tamam Venezuela'daki kabus günler bitecekti, buna çok seviniyordum. Ama yine de bana bir yerin dayatılması fikri rahatsızlık veriyordu. Bu hisle çok mücadele etmedim.İlk başta sessiz kaldım. Gözlemledim. Sadece beni rahatlatacak bir cümleye ihtiyacım vardı ve kendimi dinlediğimde şunu duydum: "Nazım Hikmet Moskova'da uyuyor".

Neden onun o kentte olması bana huzur veriyordu ki? Sanki bir hemşerimi ziyarete gidecekmişim gibi bakmaya başladım olanlara. Dilleri farklı evet, iklim soğuk evet ama Nazım Hikmet Moskova'daydı daha ne olsundu. 

Moskova'ya yerleşir yerleşmez soğuğa rağmen koştum Nazım'ın mezarının olduğu Novodeviçi Mezarlığına. Sizi kıskandırmak gibi olmasın ama oturduğumuz eve çok yakın. Bu yüzden gide gele hacı oldum sayılır. (Şaka)

Moskova'ya gezi için gelenlere tavsiyem ise tabiki metro. Moskova'da yaşayanlar için metro candır. Onsuz bir yere gitmek akıl karı değildir. Metronun kırmızı hattı üzerinde bulunan Sportivnaya istasyonundan inip birinci çıkıştan çıkınca sağa dönün. Dümdüz ilerleyin. Karşınıza bir park alanı çıkacak. Parkın karşısında kırmızı tuğlalı girişi ile Novodeviçi Mezarlığını göreceksiniz. Bu mezarlık 16.yydan kalma Novodeviçi Manastırı'nın bitişiğinde. Mezarlık 1898 yılında Ivan Maşkov tarafından dizayn edilip açılmış. Müze gibi. SSCB devrinden beri Kremlin duvarının dibine gömülen birkaç isim hariç siyasetten sanata tüm ünlü isimler burada. Her mezar taşı orjinal bir heykel. Yakılıp külleri duvarlardaki vazolara konulanlar dahil 27 bin kişinin mezarı Novodeviçide.

Nazım Hikmet'in mezarı

Mezarlığa giriş ücretsiz. Mezarlığın girişindeki panoda 147.sırada Nazım'ın ismini göreceksiniz. Belki de benim gibi tüyleriniz diken diken olacak. Bu tablonun broşür hali de satılıyor. Dümdüz ilerleyin. Biraz ileriden sola dönünce karşınıza dalgalanan bir Rus bayrağı çıkacak. O Boris Yeltsin'in mezarı. Yeltsin'in mezarının hemen çaprazında kocaman granit taşını ve üzerinde Nazım'ın adını göreceksiniz.

Boris Yeltsin'in meezarı



Nikulin'in mezarı
Nazım'ın mezarının karşısında köpeğiyle oturan adam ise, Sovyet halklarının sevgilisi ünlü komedyen Nikulin...



















Vera'nın mezarı
Nazım'ın ayakucundaki mezar dillere destan aşkı Vera'nın. Öldükten sonra, sevdiği adamın üzerine külden bir battaniye gibi örtülmeyi vasiyet etmiş. Can Dündar'ın "Nazım'ın Evinde, Vera'nın Sofrasında" isimli kitabında yaşananlar şöyle anlatılır:

...“Vera’yı yeniden gördüğümde, beyaz porselen bir vazonun içinde bir avuç kül halindeydi. 
Novodeviçye’ye sevdiklerinin avucunda getirilmişti. 
Öldükten sonra sevdiği adamın üzerine külden bir battaniye gibi örtülmeyi vasiyet etmişti. 
Daha güzelini yaptılar: Onu, Nâzım’ın mezarında, Şair’in kalbinin hizasında açılan küçük bir çukura gömdüler. 
Böylece Vera, son yıllarını geçirdiği o kalbe ebediyen mıhlanmış oldu. 
Kalp kalbe yattıkları mezara çiçekler bıraktık. 
Ve son deminde, Nâzım’ın hasretle yanan kalbine girerek oradan yeniden püsküren şiirlere ilham veren bu kadına şapka çıkarttık.”...




Ben mezarını ilk ziyaretimde ellerimin üşüdüğünü hissetmedim. Tuhaftı, kalbim üşüdü sanki. Vera'sı da külden bir battaniye gibi örtmüştü üstünü. Yalnız değildi ki, üşümüyordu da.



Kulaklarımda en sevdiğim şiiri: Yaşamaya Dair

Hatta kulaklığınızı takın, youtubedan Genco Erkal'ın sesiyle dinleyin bu harika şiiri. Uyarmadı demeyin, ağlamanız olası.

"Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                       bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                                    insanlar için ölebileceksin, 
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                        hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 
                                                                                     
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, 
yani, beyaz masadan, 
              bir daha kalkmamak ihtimali de var. 
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini 
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, 
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, 
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz 
                                en son ajans haberlerini. 
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için, 
                               diyelim ki, cephedeyiz. 
Daha orda ilk hücumda, daha o gün 
                           yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. 
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, 
                        fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz 
                        belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. 
Diyelim ki hapisteyiz, 
yaşımız da elliye yakın, 
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. 
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, 
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla 
                                    yani, duvarın ardındaki dışarıyla. 
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım 
          hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... 
                                                                      
Bu dünya soğuyacak, 
yıldızların arasında bir yıldız, 
                       hem de en ufacıklarından, 
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, 
                       yani bu koskocaman dünyamız. 
Bu dünya soğuyacak günün birinde, 
hatta bir buz yığını 
yahut ölü bir bulut gibi de değil, 
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak 
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. 
Şimdiden çekilecek acısı bunun, 
duyulacak mahzunluğu şimdiden. 
Böylesine sevilecek bu dünya 
'Yaşadım' diyebilmen için... "


Adamcağız memleketim, memleketim derken ülkesine hasret  öldü gurbet ellerde.

 "Bütün kapıları kapalı üstüme
 Bütün perdeleri inik,
 Ne bir mendil mavilik,
 Ne bir avuç yıldız.
 Bizi burda mı bastıracak ölüm
 Biz bu şehirden gülüm
 Çıkamayacak mıyız?" diye uğruna şiirler yazdığı ülkenin vatandaşlığından 1951 yılında çıkarıldı. 1963 yılında şiirinde yazdığı gibi ülkesine kavuşamadan öldü gitti. 13 yıl hapis yattı. Dilekolay koskoca 13 yıl! Sonra 49 yaşında iken, ciğerlerinden, kalbinden rahatsız olduğu halde askere alınmak istendi. Askerlik bir bahaneydi. Zorlayacaklardı onu, harcayacaklardı. Nazım Hikmet askerden kaçarken öldü diyeceklerdi. Bu kumpas sebebiyle, çok sevdiği oğlunu ve Münevver'i, memleketini arkasında bırakarak Moskova'ya gelmek zorunda kaldı. Kaçmasaydı ölecekti.

"Memleketim, memleketim, memleketim,
Ne kasketim kaldı senin ora işi,
Ne yollarını taşımış ayakkabım.
Son mintanım da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
Enfarktında yüreğimin,
Alnımın çizgilerindesin memleketim,
Memleketim,
Memleketim..." 

Mezarlığın hemen yanında Novodeviçi Manastırı var. Mezarlığın içinden geçerek o manastırın bahçesini de dolaşabilirsiniz. Kapı açıksa şayet. Önünden aşağıya inin ve mezarlığın hemen arkasındaki göletin etrafında yürüyüşe çıkın. Açın Memleketim şiirini de youtubedan Zuhal Olcay'ın sesiyle dinleyin ama, benim gibi salya sümük dolanın şimdi. Bir de 3 Haziran'da Nazım'ın Ölüm Yıldönümü Etkinliklerinde ziyaret edip, mezarı başında beyaz güvercin uçurdunuz mu tamamdır. Hadi hepinize iyi gezmeler.

Not: Fotoğraflar için aşağıya doğru bi bakın lütfen. Çok fotoğraf vardı, hangisini koyacağımı şaşırdım.

3 Haziran Nazım Hikmet'i Anma Etkinliklerinden
3 Haziran Nazım Hikmet'i Anma Etkinliklerinden




3 Haziran Nazım Hikmet'i Anma Etkinliklerinden


Nazım Hikmet Ran'ın mezarı
Nazım Hikmet Ran'ın mezarı

Nazım Hikmet Ran'ın mezarı

Nazım Hikmet Ran'ın mezarı









Novodeviçi Mezarlığı

Novodeviçi Mezarlığı

Novodeviçi Mezarlığı

Novodeviçi Mezarlığı

Novodeviçi Mezarlığı

Novodeviçi Mezarlığı

Novodeviçi Mezarlığı

Novodeviçi Mezarlığı

Novodeviçi Mezarlığı

Novodeviçi Mezarlığı


Novodeviçi Mezarlığı

Novodeviçi Göleti

Göletten görünen Novodeviçi Manastırı

Göletten görünen Novodeviçi Manastırı

Göletten görünen Novodeviçi Manastırı

Göletten görünen Novodeviçi Manastırı

Göletten görünen Novodeviçi Manastırı

29 Mayıs 2018 Salı

Nazım Hikmet ve Moskova

Yaşayacağım yeri seçememek fikri kafamı çok kurcalasa da, gittiğim yerlere alışmaya çalışıyorum. Bu çalışmak kelimesi, ilk iki, bilemedin üç ay bir efor barındırıyor, dolayısıyla sancılı bir süreç yaşatıyor. Sonra o kentlerin bana vereceklerine odaklanıyorum, bu da beni daha mutlu ediyor ve bu ikinci süreç beni her anlamda donatıyor. Eğer şu anda buradaysam, bunun mutlaka çok iyi bir nedeni var.
Şu ana kadarki antiamerikan ülke deneyimlerimizle yavaştan dalga geçmeye başladım. Kuzey Kore’ye gidemeyecek olma düşüncesi beni epey rahatlatıyor, ama sırada Çin de varsa, oranın da bize öğreteceklerine kucak açmaya hazırız.
Buraya gelmeden önce, dürüst olmak gerekirse,içimden “Rusya asla olmasın, n’olur Allahım!” dediğim oldu. Belki de sırf bu düşünce bizi buralara getirdi. Havası beni korkutuyordu, dili de… Hiçbir şeyin tesadüf olmadığına olan inancım sayesinde ilk üç aylık dönemi de atlatarak, gezmeye, görmeye, öğrenmeye çalışıyorum.

Moskova tek başına bir anlam ifade etmiyor benim için. Ama yanına Nazım Hikmet eklenince, yüzüme kocaman bir tebessüm yayılıyor. Türkiye’nin en önemli şairinin yürüdüğü, yediği, içtiği yerlerde bulunma ihtimali, kafamdaki Moskova algısının bulunduğu dosyanın yerini değiştiriyor. Bir çok olay aslında bu şekilde değil midir? Kafamızda başka bir dünya yaratmışızdır, sonra bakış yönümüzü değiştirince bizi içine çekiverir.

Ben de Nazım Hikmet'in hayatıyla, eserleriyle bana bir şeyler söylemek istediğini düşünerek, onun hakkında hiçbir şey bilmiyormuşum gibi, onu baştan öğrenmeye karar verdim. Bu düşüncem Rusya'nın en önemli isimlerinden olan Puşkin, Çehov Gorki, Dostoyevski, Tolstoy için de geçerli.


Hayatıni, eserlerini, neden Moskova'ya gelip, burada memleketine hasret öldüğünü hep birlikte, yeniden öğrenmeye ne dersiniz?






Nazım Hikmet (1901-1963).... 
Romantik komünist, tutkulu aşık, büyük şair ve yazar. Vatanına hasret giden bir sürgün... 
Kimse kimsenin hayatını eleştirmek zorunda değil. Her üretken kişinin beslendiği bir kaynak vardır. O da aşktan beslenmiş. Vatan hasreti ona yazdırmış, daha iyi, eşit koşullarda yaşam düşlemiş insanlık için. Hayatını adamış inandığı ilkeler uğruna, bedel ödemiş fikirleri için, tıpkı Yılmaz Güney gibi...  

Pek çok şiiri bestelenmiş, şarkı haline getirilen eserleri Grup Yorum, Zülfü Livaneli, Ezgi'nin Günlüğü, Cem Karaca, Fazıl Say gibi sanatçılar sayesinde yediden yetmişe herkes tarafından bilinir olmuş. 

Ölümünden 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşlığına alınmış şair, klasik Türk şiiri çizgisinden ayrılarak serbest ölçüde yazmış ve tüm dünyada tanınan Türk şairleri arasına girmiş. Hem aşk hem memleket şiirleriyle akıllara yer etmiş aslında ama roman, anı, oyun, masal, hikaye türlerinde de eserler vermiş. 


Piraye ile büyük aşkı dillere destan olmuş, kadını için yazdığı şiirler herkeste büyük etki yaratmış. Turgut Uyar gibi pek çok şairi etkilemiş, Küba Devriminin ünlü lideri Che Guevara tarafından da okunmuş. Güneşi İçenlerin Türküsü, Herkes Gibi, Salkım Söğüt gibi çok sevilen şiirlerin yaratıcısının hayatına bir göz atalım şimdi.













20 Kasım 1901'de Selanik'te doğmuş. Doğum tarihi nüfusa 15 Ocak 1902 olarak kaydettirilmiş. Böylece 40 gün için bir yaş büyük gözükmüş olmamış Nazım. İlk yılları Selanik ve Halep'te geçmiş.

Baba tarafından dedesi Nazım Paşa valilikler yapmış, özgürlükçü, şairliğe yatkın bir kişiymiş. Mevlevî tarikatına üyeymiş.

Babası Hikmet Bey ise Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) mezunu bir memurmuş. Bir özgürlükçü olan Hikmet Bey, Selanik'in son valisi olarak yaptığı görevin ardından yeni bir hayat kurmak amacıyla Halep'e taşınmış. Babası Nazım Paşa'nın yanında düzen kurmaya çalışmış. Bakmışki ticaret yaşamını beceremiyor Istanbul'a taşınmak zorunda kalmış. Istanbulda da iş kurmaya çalışmış ama dikiş tutturamamış. Istemeye istemeye memuriyet hayatına geri dönmüş. Kalem-i Ecnebiye'de (dışişlerinde) memur olarak çalışmaya başlamış. Fransızcası çok iyi olduğu için de Hariciyede hiç zorlanmamış.

Annesi Celile Hanım, evde özel öğrenim görerek yetiştirilmiş. Saray ressamı Fausto Zonaro'dan resim dersleri almış . Ilk kadın nü ressam.  Piyano çalıyor, resim yapıyor, Fransızca biliyor. Mustafa Celalettin Paşanın torunu. 

Paşanın önceki adı Konstantin Borzecki. Polonyadan Osmanlıya göç eden eski bir subay. Celile Hanım'ın annesi ise Alman kökenli bir Osmanlı generalinin kızı.
Yahya Kemal ve Celile Hanım

Celile Hanım'ın kızkardeşi Münevver Hanım da şair Oktay Rifat'ın annesi. Soyağacına bakın sayın seyirciler, ben şahsen ağzım açık yazıyorum şu satırları. Neyse, konumuza geri dönelim; 1900 yılında şair Nazım Paşa'nın oğlu Hikmet Bey ile evlenmiş. ( Osman Balcıgil'in Ela Gözlü Pars Celile'sini okuyorum şu anda. Muhteşem bir kadın. Okumanızı tavsiye ederim) 1917 yılında şiddetli geçimsizlik sebebiyle Hikmet Bey'den ayrılmış. O sırada tanıştığı Yahya Kemal ile büyük bir aşk yaşamış. Ne yazık ki arzu ettiği şekilde evlilikle sonuçlanmamış. Yahya Kemal de evliliğe yanaşmamış pek, Nazım Hikmet de bu ilişkiye karşı çıkmış. Annesiyle babasının boşanmasından onu sorumlu tutmuş ve "Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremeyeceksiniz" diyerek meydan okumuş. Yahya Kemal onun şiir hocasıymış bu arada. Vay arkadaş!!

1913 yılında ortaokul öğrenimi için Mekteb-i Sultaniyeye başlamış. Feryad-ı vatan isimli ilk şiirini de aynı yıl yazmış. Bir aile toplantısında denizciler için yazdığı kahramanlık şiirini Bahriye Nazırı Cemal Paşa'ya okuması üzerine 1915'te Heybeliada'da Bahriye Mektebine gönderilmiş. Öğretmenleri tarafından zeki ama çok çalışkan olmayan, sinirli, üstüne başına çok dikkat etmeyen ancak ahlaki açıdan iyi yetişmiş bir öğrenci olarak tanımlanmış.

3 yıl sonra bitirir bitirmez Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atanmış. Daha önce geçirdiği zatürre hastalığı tekrarlamış, toparlayamayınca da 1920de askerliği çürüğe çıkarılmış. Bir süre Bolu'da öğretmenlik yapmış.

Kurtuluş Savaşı sırasında 1921'de Mustafa Kemal'e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla dört şair ( Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nazim Hikmet, Vâlâ Nureddin) gizlice Sirkeci'den kalkan Yeni Dünya Vapuruna binmişler. Ankara'dan yalnızca Vâlâ Nureddin ve Nazım Hikmet'e izin çıkmış.

Ardından Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komunist Üniversitesinde Siyasal ve Iktisadi Bilimler okumaya başlamış. Devrimin ilk yıllarına tanık olmuş. Burada komünizm ile tanışmış. 1924'te ilk şiir kitabı "28 Kanunisani"yi çıkarmış. O yıl Türkiye'ye geri dönmüş. Aydınlık Dergisinde çalışmaya başlamış. Yazdıkları yüzünden 15 yıl hapsi istenmiş. Yeniden Sovyetlere dönmek zorunda kalmış. 1928'de çıkan afla ülkesine geri dönmüş. Resimli Ay dergisinde çalışmaya başlamış.



Nazım 1930'da Piraye ile tanışmış. Kovuşturmalar, tutuklanmalar sebebiyle en büyük aşkı Piraye Altınoğlu ile 1935'te evlenebilmişler. Piraye Altınoğlu'nun ilk kocasından iki çocuğu varmış.






Annesi Celile Hanım ve ilk eşi Nüzhet Hanım

Nazım daha önce de Sovyetler Birliginde iki kez evlenmiş. Birincisi orada görevli bir Türk ailesinin kızı olan Nüzhet Hanım ile. Bu evlilik kısa sürmüş. Nüzhet Hanım'ın ailesi Nazım'a karşı çıkmış çünkü. Hatta Nüzhet Hanımın babası şöyle demiş; “Her sözüyle, her hareketi ile her şeye isyan etmiş, hatta saçları bile berberin tarağına isyan etmiş  bu adamla senin gibi munis, uysal bir kız geçinemezsiniz.” 




Nazım'ın şiir yazmadığı tek kadın Dr.Lena

Ikincisi ise bir Rus kızı olan Dr.Lena ile memleket hasreti yüzünden sona eren bir evlilik. Dr.Lena'nın Nazım'ı kontrol için görevlendirilen bir KGB ajanı olduğu da söylenir.









1938de tutuklanmış. Ankara Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesine gönderilmiş. Kesinlikle beraat edeceğini umuyormuş. 29 Mart 1938'de askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik suçuyla 15 yıl ağır hapse mahkum edilmiş. Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi de 29 Agustos 1938'de aynı sebeple 20 sene vermiş. Toplamda tam 35 yıl. Çeşitli gerekcelerle bu ceza 28 yıl 4 aya indirilmiş. Çankırı Cezaevine, oradan Bursa Cezaevine gönderilmiş. 1949da Ahmet Emin Yalman'ın Vatan gazetesinde yazdığı bir dizi yazıyla ve gazetenin avukatının yaptığı incelemeyle kamuoyunda Nazım Hikmet'in bir adli hata yüzünden cezaevinde olduğu görüşü ağırlık kazanmış. Yurtiçi ve yurtdışında benzer girişimler yapılmış. Cumhurbaşkanına, bakanlara, başbakana serbest kalabilmesi için dilekçeler yollanmış. Bütün bu girişimlerden bir sonuç alınamayınca Nazım Hikmet 8 Nisan 1950'de açlık grevine başlamış.

Demokrat Parti'nin çıkardığı af yasası onu doğrudan bağışlamıyormuş. Yalnızca cezasının üçte ikisini indirmiş. 12 yıl 7 ay yattıktan sonra 28 yıl 4 ayı bağışlanmış. 15 Temmuz 1950'de Cerrahpaşa Hastanesindeyken serbest kaldığını öğrenmiş.


Nazım ve Münevver Berk
Hapis yattığı dönem boyunca hasretinden Piraye'ye müthiş şiirler yazmış. Ancak Nazım'ın "en çok sevdiğim kadın" dediği Piraye bu büyük aşkın sonunda terk edilmiş. Cezaevindeki son iki yılında yanına sık sık ziyarete giren dayı kızı Münevver Berk'e aşık olmuş.






Nazım oğlu Mehmet'e bakarken



                                                                          
Cezaevinden çıkınca karısı Piraye'den ayrılmış. 26 Mart 1951'de Münevver Hanım'dan Mehmet adında bir oğulları olmuş.







49 yaşındayken askere gitmesi istenmiş. 17 Haziran 1951 sabahı, askerlik işini düzeltmek amacıyla Ankara'ya gideceğini söylemiş. 20 Haziran 1951'de Romanya'ya varmış. Oradan da Moskova'ya geçmiş.  Büyük dedesi Konstantin Borzecki'nin memleketi olan Polonya vatandaşlığına geçmiş. 25 Temmuz 1951'de Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarılmış.

Sürgündeyken pek çok uluslararası kongreye katılmış, çeşitli ülkelere yolculuklar yapmış, ve büyük bir ün kazanmış. Yapıtları çeşitli dillere çevrilmiş, pek çok kitabı yayımlanmış.


Vera ve Nazım



1955 yılı sonlarına doğru, Vera Tulyakova adında genç bir kadınla tanışmış. Aşık olmuş ve bu kez gönül verdiği genç kadının evli ve bir kızı olduğunu bir yıl sonra öğrenebilmiş. Eşinden ayrılması için her türlü yolu denemiş. Onun için de harika şiirler yazmış. Ancak 1960 yılında evlenebilmişler.





Ocak 1962'de Kruşçev'in aracılığıyla Nazım Hikmet'e Sovyetler Birliği pasaportu verilmiş. Şubat'ta Vera'yla birlikte Asya ve Afrika yazarlar Birliği kongresine katılmak üzere Mısır'a gitmişler. Çin delegasyonu TC pasaportu taşımadığı için Nazım Hikmet'in Türk delegesi sayılamayacağını söylemiş. Çin'le Sovyetler arasında bir gerginlik varmış çünkü. Şair varlığıyla nasıl Türkiye'ye bağlı olduğunu anlatan bir konuşma yapmış ve ayakta alkışlanmış. Bu konuşmayla kongreye başkan seçilmiş.

Sağlığı gittikçe bozulmaya başlamış. Ama 1962'de Prag, Berlin, Leipzig, Bükreş'te yapılan toplantılara katılmış.
Kasım 1962'de Vera'yla birlikte gezmek dinlenmek için Italya'ya gitmişler. Milano, Floransa, Roma ve oradan da yeni yılı birlikte karşılamak üzere Dino'lara Paris'e geçmişler. Gittiği her yerde ülkesine olan hasretini biraz da olsa dindirebileceği her fırsatı değerlendirmiş. 4 Ocak 1963'te yine Moskova'ya geri dönmüşler.
Şubat 1963'te Asya ve Afrika yazarlarının Tanganika'daki toplantısına katılmış.
Martta, Nisan'da Berlindeymiş.
Nisan sonunda Moskova'ya dönünce "Cenaze Merasimim" adlı şiirini yazmış.
Mayısta oturdukları apartman dairesi temizlenip boyanırken, Straya Ruza'daki Daçada kalmışlar. Buradan döndükten kısa bir süre sonra 3 Haziran 1963 sabahı 6.30da gazetesini almak üzere kapıya doğru uzanırken bir kalp krizi sonucu Moskova'daki evinde hayata veda etmiş.


Nazım Hikmet'in mezarı
Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan cenaze törenine yerli yabancı pek çok sanatçı katılmış. Naaşı Novodeviçi Mezarlığına defnedilmiş. Siyah granit mezar taşının üstüne rüzgara karşı yürüyen adam figürü işlenmiş.

Taaaa 10 Ocak 2009da Resmi Gazetede yayınlanan bir kararla yeniden Türk vatandaşı olmuş. O zamana kadar gönüllerin vatandaşı olmuş tabiki. Vatandaşlıktan çıkartmak da ne ola ki?

Ilk şiiri Feryad-ı Vatan'ı 1913te yazmış.
Ilk şiir kitabını 1928'de çıkarmış; 28 Kanunisani.

Türk şiirinde serbest nazımı ilk kez uygulayan şair.
Yasaklı olduğu yıllarda değişik takma isimler de kullanmış. It ürür Kervan Yürür isimli kitabını Orhan Selim adıyla çıkarmış. 
Kafatası, Bir Ölü Evi, Unutulan Adam, Ivan Ivanoviç var mıydı yok muydu? isimlerinde 4 tiyatro kaleme almış.

1949'da cezaevindeyken Ahmet Oğuz Saruhan takma adıyla La Fontaine'den masallar isimli kitabını çıkarmış.
Eserleri tam 29 yıl boyunca Türkiyede basılamamış. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim isimli ünlü kitabı Türkiye'de 1966 yılında basılabilmiş.
Sevdalı Bulut isminde bir masal kitabı var.
Piraye'ye yazdığı şiirler ve mektuplarıyla ünlü.

Bestelenmiş bir çok şiiri de var;
Cem Karaca...Herkes Gibi, Hoşgeldin Kadınım, Kerem Gibi, Ceviz Ağacı
Zülfü Livaneli...Vapur, Saat dört yoksun, Hoşçakal Kardeşim Deniz, Karlı Kayın Ormanı
Ezginin Günlüğü...Seni Düşünmek Güzel Şey, Japon Balıkçısı
Volkan Konak...Tahir'le Zühre meselesi

Nazım Hikmet şiirlerinde Moskova'nın önemine de değinmek isterim. Hayata bakışını ve yaşamının akışını değiştiren bir şehir. 

"Altın aynalarda Moskova şehri
 Moskova evim,
 Moskova odam,
 Moskova 19 yaşım, 60 yaşım.
 Moskova öğretmenim, yoldaşım,
 Moskova seni armağan eden bana. "

Moskova'da iki dönemi geçmiş. Üniversite ve sürgün yılları. Sovyetleri anlattığı şiirlerinin çoğunu sürgün döneminde kaleme almış. Burada yeni bir dünya idealiyle tanışmış ve Istanbul kadar sevmiş Moskova'yı. 

"Bu şehri düşlerinde gördü onlar,
 Pembe, beyaz çiçek açmış,
 Kocaman, koskocaman bir elma ağacıydı 
 Benim için bu şehir
 Sade düşlerin şehri
 Bir umut şehri değil.
 Yazın seher vakitleri,
 Açık denizlerde tan yerinde seyredilen
 Erişilmez bir bulut şehir değil.
 Ben eski Moskovalıyım
 Eski Istanbullu olduğum kadar."

Moskova aynı zamanda insanlığın kurtuluş eyleminin önemli simgelerinden birisi onun için. Dünyada ilk işçi devletinin başkenti olması bu duyguyu yaşatmış olsa gerek.

"Kızıl Meydan bütün meydanlardan geçer 1 Mayıs'ta
 Kızıl Meydan 1 Mayısta girer bütün hapislere.
 Kızıl Meydan bütün iklimlerden geçer 1Mayısta,
 Karın, yağmurun, güneşin altında. 
 Dünya 1 Mayısta Kızıl Meydan olur,
 Lenin'in konuştuğu meydan."

İçinde Moskova geçen şiirleri yoğun bir hüzün de barındırıyor. Bunun sebebi memleketine ve Istanbul'a duyduğu özlem. Bazen bir yolculuk sırasında, bazen de evinin penceresinden bakarken yazmış şiirlerini.

"Bakıyorum Moskova'nın pencerelerinden birinden
 Seni düşünüyorum memleketim.
 Memleketim, Türkiye'm seni düşünüyorum.
 Zaten bir dakika çıktığın yok aklımdan.
 Hasretin dayanılır gibi değil.
 Moskova'da yaşamanın saadeti olmasa,
 Burda herkes sormasa seni benden,
 Sovyet insanlarından her gün mektup gelmese,
 Sevmese seni onlar,
 Benim onları sevdiğim kadar."

Hayatının detaylarını öğrenen kişilerin, Nazım'ı şahsiyetsizlikle suçlamalarına bir anlam  veremiyorum. Hayranlık uyandıran şair olmak zorunda değil. Şiirlerini hanginiz beğenmediniz ki? Nazım aşktan, özlemden beslenen şiir, felsefe, sanat insanı. Yazdıklarının nezdinde gıpta ettim aşklarına ve içinde bitip tükenmek bilmeyen sevgisine... Sevmeyi de, yaşamayı da, ölmeyi de bilen bir adam. 

Piraye'yi düşünüyorum, onun ardından tek bir kelime etmeyişini. Yalnız mektuplarını değil, bize kalan şiirlerinin çoğunu onun sayesinde okuduğumuzu. Partili dostları bile şiirlerini saklayamazken, onun cesareti de hayranlık uyandırdı bende. Internette bilgileri derlerken uluorta konuşulanları okudum. Allahım dedim, Sevgili Piraye nasıl da haklısın tek kelime etmemekle. Oğlu Mehmet Fuat'a da tek kelime etmemesini söylemiş. Ayran gönüllülük üzerine döktürenler biraz da hayatı tek bir açıdan değerlendiremeyeceğimizi anlasalar keşke... Moskova'dan selamlar, sevgiler herkese...
Not: Tüm bu yazının üzerine, Nebil Özgentürk'ün Nazım Hikmet belgeselini mutlaka izleyin. Neden kaçmak zorunda kaldığını kendi sesinden dinleyince daha iyi anlayacaksınız.