2 Ocak 2017 Pazartesi

MÜKEMMEL BİR ANNE DEĞİLİM



Geçenlerde bir arkadaşımın instagram fotosunu gördüm, yumurta kolisiydi paylaştığı. Siparişinin, bizzat bildiği bir çiftlikten eve ne kadar hızlı bir şekilde geldiğinden bahsediyordu. Türkiye'nin en en en organik yumurtalarını çocuğuna yedirebildiği için çok mutluydu.

Basit bir foto paylaşımı ile düşüncelere daldım. Burada oğluma yedirdiklerimi sorgulama gibi bir şansım yok. Sosyalizm stili, her şey tek tip. 

Ben de ne kadar çok şey biliyordum(!), oğlumu en iyi şekilde besleyebilecek yerleri de biliyordum ülkemde. O doğmadan başladım organik annelik(!) okumalarıma. Eşimin ve benim ailelerimiz de köy kökenli, yani doğalın tadını da biliyorum. Ama Venezuela'da bildiğim hiçbir şeyi uygulayamadım. Beklentimin hep tam tersi oldu. Bilmemek en büyük mutluluk derler ya, doğru. Okudukça daha da derine gidiyorsun. Bildiklerini bir de gerçekleştiremedin mi, o his seni yiyor adeta...

Yumurtanın, sütün, yoğurdun, unun en organiğini yedirebilmeyi isterdim. Özellikle ilk 3 yaşın beslenme düzeninde ne kadar önemli yeri olduğunu söylüyor uzmanlar. “Ne yiyorsak oyuz”u kendimde uygulayamasam da, oğlumda uygulamak istedim. Ama ne mümkün!

Anne sütünü 17 ay aldı. Bu beni mutlu ediyor. Çünkü anne sütünün faydaları saymakla bitmiyor. İki yaşına kadar emzirmek isterdim ama dayanamadım. Psikolojim buna izin vermedi de diyebilirim. Günde bir kez mama takviyesi aldı, o da keçi sütü bazlı mamaydı. Burada bulamayınca, her gelenden bir kutu istedik. Mama dönemini de 17 aylıkken bitirdik.

Süt alerjisi olduğu için yoğurt ya da süt takviyesi yapamadım. İnek sütü hakkındaki iddialar sebebiyle de buna çok üzülmedim. Keçi sütü bulmak imkansızdı Karakas'ta. İnsanların normal sütü bile bulamadığı bir yerde, uzun bir süre keçi sütü lazım diye sızlandım etrafıma. İspanyolcası olan bir arkadaşım, farklı bir kentten bir seferliğine 5lt getirtti sağolsun. Ama havanın sıcaklığı sebebiyle Karakas'a bozulmadan getirtmek imkansızdı. Bir daha da bulamadık zaten.

Bufalo yoğurdu olarak satılan kutu yoğurtlar da süt tozundan yapılıyordu. İçine de ekstradan laktoz katılıyordu. Hayatımda ilk kez dehidrate edilmiş sütü burada gördüm. Başka bir çareleri olmayınca, Venezuellılara sorsanız yedikleri çok sağlıklı.
Bufalo yoğurdu ile UHT süt mayalamaya çalıştım, olmadı. Burada hiçbir şey saf değil. Her şeyin içine ekstradan folik asit, demir, vitamin ve laktoz ekleniyor. Uzun bir süre direndim, en sonunda en azından kendimize süt tozundan yoğurt mayalamaya başladım. Oğlumun yoğurtsuz kalışı benim için üzücüydü, hele kefirsiz kalışı... Tüm bunlara rağmen vücut direnci yüksek bir çocuk olduğu için, hastalıksız atlattık bu dönemi de.

Meyvelerine diyecek hiçbir sözüm yok. Ananas, muz, avokado, leçosa(papaya), nispero gibi meyvelerden bolca tükettiği için şanslı. Tatlı patatesi de eklemem lazım. Öğünlerinden hiç eksilmedi. Bunları da Türkiye'de bu bollukta bulmak zor. 
Chia tohumu ve kinoa da buldum burada. Eşim diyor ki sanki biz bunlarla büyüdük. Büyümedik tabi ama hepsi sağlıklı besinler, bulsaydık ailemiz yedirirdi herhalde. 

Büyük firmaların latin ırkı üzerindeki planlarına dair efsaneler dolaşır internette, hiç denk geldiniz mi bilmiyorum. Ben de okuduğumda “Daha neler!” demiştim fakat burada geçirdiğim iki yılda “Acaba mı? diye sorguladım. Çevremdekiler, son zamanlarda kısırlığın artışına vurgu yapıyorlar. Yediklerinin sağlıklarını olumsuz yönde etkilediğini farkındalar ama yemek zorundayız yoksa aç kalırız diyorlar.

Sebzeler ve diğer gıda malzemeleri Rusya'dan, Çin'den ve komşu Latin Amerika ülkelerinden geliyor. Rusya'nın ülkesine giren her şeyi ne kadar büyük bir titizlikle incelediğini bilirsiniz. Hormonluysa, tarım ilacı kalıntısı varsa kapıdan giremezler. Tahminimce, bu giremeyen, satılamayan, elde kalan ne varsa sanki burası dünyanın çöplüğüymüş gibi buraya gönderiliyor. Çünkü dış borcu çok fazla ve en iyisini alacak parası yok devletin. Merdiven altında imal edilen ne varsa burada.

İnternette dolaşan bir haber var, Venezuela'da GDO yok, tohumların girişi yasak diye. Külliyen yalan. Monsanto firmasının ilk pazarı Arjantin ve Brezilya. Yani oradaki ürünlerin hepsi de burada olduğuna göre, burası GDO'nun ana vatanı gibi. Salatalık ve patlıcanlardan bunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Çekirdekleri dile gelip konuşacak gibi duruyorlar.

Niçin kendi ülkelerinde yetiştirilmiyor? Bu soruyu ben de hep soruyorum ama cevabı yok. Harika bir iklim, bol yağışlı hava.... Yapmıyorlar işte... Ülkede üretim yok denecek kadar az. Gelen ürünlerin paketlenmesi yapılıyor sadece Venezuela'da. O kadar.

Mısırın genetiği değiştirilmiş bir ürün olduğunu hepiniz gibi biliyorum. İlk bir sene mısır unu dahil kullanmadım. Soya yağını eve bir şekilde girmiş olanları bile elden çıkardım, sağa sola verdim. Kapış kapış gittiler, çünkü burada yağ ve un bulmak zor. Nasıl olduysa birer şişe ya da paket kalmış, son altı aydır beyaz un ve yağ bulamayınca kullanmak zorunda kaldım.

Şekere bu kadar düşkün bir başka millet var mıdır bilmiyorum. Bir restorana gittiğinizde garsonların sorduğu ilk şey ne içeceğiniz. Kavun, karpuz, şeftali, çilek, leçosa, portakal, ananas suyumuz var derler. Burada yaşamanın en sevdiğim nadir kısımlarından birisi bu meyve suları. İçine katılan suyun hijyeninden şüphem olsa da bolca içtik. Ama bu doğal meyve sularına bile şeker koyarlar(dı).

Şeker kıtlığı tavan yapınca, her şey şekersizdi dışarıda. Bulabildiğiniz şekerler de aşırı kalitesiz ve eski tarihli. Şeker zararlı, biliyoruz. Ama olmayınca beyin onu istiyor. Pudra şekeriyle idare ettik bir ara. Şeker kamışından yapılma kahverengi, sözde sağlıklı, fiyatı da nispeten daha uygun olanlarla kek yaptım. Sağlıklı olsa fiyatı niye daha uygun olur değil mi? Satış aleminde fiyat yüksekse, o ürünün sağlıklı olma ihtimali artıyor. 
Dışarıdan ürün getiren bir market bulmuştuk, orada aliminyumsuz sodyum bikarbonat görünce çok üzülmüştüm. Aliminyumsuzu varsa niye diğerini pazarlıyorlar ki?

Mısır unundan yaptıkları arepaları evde de yapmaya başladım son aylarda. Çünkü un yok ve fırınlarda ekmek yok, bu sebeple de çoğu fırın kapanıyor. Mısır unu, , su ve tuz ile kahvaltılık küçük ekmekler hazırlıyorsun ve sıcakken aralayıp bolca peynir ve avokado dilimi koyabiliyorsun. Oğlum da bayıldı arepaya. 1 saatte yese de bir tanesini, karnı tok tutuyor.


Normal unlarıyla (bulursaniz tabi) kek yapınca kabarmıyor mesela. Hamur açamıyorsun. Çünkü kalitesi gerçekten düşük. İçinde ne olduğunu bilemiyorum.

Keçi peyniri bulduk diye çok sevinmiştik, içeriğini bir okuduk, ekstradan laktozlar, asit düzenleyiciler, koruyucular. Ah diyorum ah, evde labne, kefir, yoğurt hazırlamak vardı oğluma....

Komşum diyor ki, “Zamanında burada İtalyanlar, İspanyollar ve Portekizliler yaşardı. Ama ülkeyi terk ettiler. Onlar ayakkabının en iyisini yaparlardı. Kıyafetlerin en kalitelisini. Peynirlerin en lezizini. Şu anda yediğimizde hiç tat yok, sırtımıza giydiğimiz de kaliteli değil. Üstelik ateş pahasına. Bu yüzden ne bir şey yiyesim var, ne de yeni bir kıyafet alasım.”

Uzun lafın kısası şu ki, üzgünüm oğlum. 

GDOsuz ürünlerden ve her şeyin en kalitelisinden yedirmeyi isterdim.
Keçi sütünü her gün içmeni isterdim.
Ama yok.

Anneanne, babaanne kurabiyeleriyle, börekleriyle tanışmanı isterdim. Yakın aileden uzakta seni büyüttüğümüz için üzgünüm.

Burada hayatımıza giren sevdiğimiz kim varsa, yakında yanımızda olamayacak. Nereye gidersek gidelim bu böyle. Umarım bununla başa çıkacak şekilde güçlü yetistirebiliriz seni. 

Kıyafeti çok önemsemiyorum. Tropikal iklimde çok fazla bir eksikliğini hissetmedim az kıyafetin.
Ama sana alerji yapmayan, en kaliteli bezlerden bulamadık bazen. 

Sivrisinekler ne yaparsam yapayım seni ısırdılar. Gece boyunca kaşı diye yalvardın, kabuk bağladı yaralar, çünkü sen de her çocuk gibi onları tırnakladın. Vücüdunda onların izi kalmaz umarım. 

Seni pis, tortulu, kokulu, paslı sularla yıkamak zorunda kaldığım için üzgünüm.
Bulaşıkları da bu sularla yıkayarak, sanki temizleniyorlarmış gibi babanı ve seni, en başta kendimi kandırdığım için üzgünüm.

Su sıkıntısı, bulamadığımız gıda malzemeleri, uykusuzluk, yalnızlık, derin düşünceler derken, sinirli bir anne olduğum için çok ama çok üzgünüm.

Gıda çok önemli evet, ama ilk iki yaş anne ile çocuğun arasındaki ilişkinin temeli. Psikolojin daha önemli. Buna zarar verdiysem üzgünüm.
Sana fiziksel olarak hiçbir şiddet uygulamadım tabi ki, ama psikolojik olarak kendim zorlandığım kadar, seni de zorladım üzgünüm.
Yemek yemek istemediğinde, sabırsız davranıp sesimi yükselttim.
Uykuya direndiğin için ağladım, kızdım sana biraz da, niye gözlerini kapatmadın diye. 

Çok şükür ki çok sağlıklıydın. Ama hastane yoktu doğru düzgün, ilaç yoktu. Adamakıllı doktor yoktu. Sana bir şey olacak diye çok korktum üzgünüm. 

Güvenlik sıkıntısı sebebiyle güzel havaya rağmen seni çok fazla parklarda, sokaklarda gezdiremedik. Sana fazla korumacı davrandım tedirginliğim sebebiyle, üzgünüm. 

Sen bizim senelerce beklediğimiz biriciğimiz, tek oğlumuz, gözbebeğimizsin. Sana daha iyi bir hayat sunmayı isterdim. Elimizden gelen buydu. Üzgünüm.

Belki daha iysini yapmalıydım. Seninle 2 yaş sendromunu bildiğim halde inatlaştım bazen, üzgünüm. Daha iyi olamadım.

Daha çok oynamalıydım, belki de sana kendini bize yük gibi hissettirdim üzgünüm.

Suçlayacak kimse yok. Sebebi benim. Her türlü olumsuz koşula rağmen sükunetimi koruyamadım bazen. Toleransım çok azdı herşeye. Üzgünüm.

Kafam o kadar doluydu ki, o kadar çok endişeliydim ki şimdiden, gelecekten.... Senin çocuksu hallerinle an'a dönebiliyordum, huzur bulduğum tek yer o anlardı. 

Kendime bu kadar çok yüklenebilecek kadar sinirlerim bozuldu burada.

Mükemmel değilim, hiçbir zaman da olmadım. Olmaya çalıştığım için üzgünüm.

Bazen şunu bile düşündüm. İtiraf ediyorum ki, annelik herkesin anlattığı kadar da güzel gelmedi bana. Bunun sebebi sen değildin tabi ki. 

Sanal alemde paylaşılan her güzel cicili bicili aile fotosunun arkasında da benim yaşadıklarımı deneyimliyor her aile, biliyorum. Bunları yaşayan tek ben değilim.
Bizim kültürümüzde sosyal bir gerekliliktir evlenmek, çocuk yapmak, sonra ikincisi, belki üçüncüsü. Her kadın, bu yaşanılan zor sürecin normal olduğu fikriyle büyütülür. Kimse "Annelik çok zormuş be!" bile diyemez. Ayıplanır. Bana da buradan laf sokan çok olur eminim. Ama hislerimi anlatmak niye kötü olsun ki? Seni çok istememize rağmen buradaki şartlar yüzünden büyütürken zorlandık. Aileden yakın birisine vereyim de biz de sinemaya gidelim ya da uyuyayım diyemedik. Yedi yirmidört rutinimiz aynıydı. Kaçışlar yapamadık ruh sağlığımızı sağaltan. Aile ne kadar da önemliymiş! Kalabalık bir ortamda, daha çok oyunla büyütemedik. Her yük bizdeydi ve bazen taşıyamadık üzgünüm.

2017'nin ikinci gününde yazıyorum bunları. Buradan gitmemize 20 gün var. Yeni bir yıl, yeni bir sayfa... Sana ve kendime söz veriyorum:

Seninle daha çok oynayacağım,
Daha sakin olacağım,
Daha çok okuyacağım,
Daha çok yazacağım,
Daha çok yoga yapacağım,
Daha çok kendimi mutlu edeceğim,
Zamanımı daha iyi yöneteceğim.

Çünkü yeni ülkede hayatımız daha NORMAL olacak. Endişelerimiz azalınca, eminim herşey daha iyi olacak.
Belki bir gün bu yazdıklarımı okursun.
Seni çok sevdiğimizden hiç şüphen olmasın.


Not: Bu not kısmını yazıyı yayınladığımdan bir gün sonra ekliyorum. Annem okuyunca kendime bu kadar yüklenmeme çok üzülmüş. Biliyorum, çok yükleniyorum. Burada yaşadığım her şey benim elimde olmayan, kontrol edemediğim şeyler. 
Yaşadığımız dünyada öyle kötü şeyler oluyor ki, bugün var, yarın yokuz.Niye kendimi bu kadar hırpalıyorum ki? 
İnsanlık çok daha ağır acılar yaşıyor. Hepsinin hassasiyetini duyumsuyorum maalesef. Hem de çok fazla. Öyle şeyler oluyor ki, insan kendi acısını yaşamaktan utanır oldu. Bunları anlatırken bile diyorum ki git işine, millet can korkusu yaşıyor, sen ne derdindesin. 
O yüzden, önce ilk başta kendimden özür diliyorum. Bazen algılarımın çok fazla açık olması bana acı veriyor. Of çok dramatik oldu bu yazı. Yazarken sıkıldım. 
Kendime daha az zarar vermenin tek yolu, sanatla, kitapla, sporla iç içe huzurlu, daha özgür bir yaşam. Bunu bu ülkede sağlayamadım. Kaçışlarım, nefes alışlarım olamadı. Yeni yaşam yerimizde her şeyin daha iyi olacağına inanıyorum, biliyorum. 
Daha iyi, enerjik yazılarda görüşmek üzere, sevgiler...









1 Aralık 2016 Perşembe

NASIL OLSA GİDECEĞİM

Kadın olarak, anne olarak yaşamak diye başlayacaktım söze, ama burada insan olarak yaşamanın zorluğu daha ağır bastı.

Evet yine şikayet edeceğim. Biliyorum bıktınız. Güzel bir şey yok son zamanlarda. Şikayet edeceğim son yazı bu olur umarım. Ben de şurayı gezdim, şurada bunu yedim içtim gibi şeyler yazmayı hasretle bekliyorum.

Evimizin manzarası
Dört gündür sular yok. Bu yüzden gerginim biraz. Hoş, ben artık hep gerginim burada. Hijyen yokluğu, beni deli ediyor. Depoladığımız su da kirli çünkü. Dibe çökenleri görmek istemiyorum, gözümü kapatıyorum artık. Suyu yavaş yavaş başka bir kaba alırsam, dibindekileri dökmeden başka bir amaç için kullanabiliyorum. Bu sabah banyo suyu kaynattık o kokulu, iğrenç sulardan. Kendimi acındırmak için falan yazmıyorum bunları. Durum bu. Kaynatıp kullanırsan sorun yok. Kokuyo ama olsun. Ama her zaman da geniş vaktin olmuyor. Amaaan diyorsun ve dökünüveriyorsun suyu. Sabunladım mı tertemiz oluveririm sanıyorsun. Türkiye'ye gittiğimde, banyoya gireceğim ve temiz su akan duşun altından saatlerce çıkmayacağım. Çok yağmur yağınca alt yapı yetersizliği sebebiyle borular patlıyor. Normalde bir günde tamir edilecek durum, dört gün oldu halledilemedi. Burada her şey böyle. 6 aydır garaj kapısı bozuk, tamir edilemiyor. Apartmanda lambalar patlamış. Lamba yok memlekette, alınamıyor.

Gel de sosyal devlet olgusunu sorgulama. Insanların birincil ihtiyaçları karşılanamıyor burada. Yemek mi, en kalitesizi, çoğu yok zaten, olanları da halk alamıyor. Su mu, su leş gibi, haftanın iki günü ya var ya yok. Bizim apartmana ait büyük su tankı olmasa, biz de haftada sadece iki gün su alabileceğiz. Bu hafta o da bitti, o yüzden susuz kaldık. Bazı bölgelere elektrik de verilmiyor. Hayat burada çok farklı, çok...
İşin ironik kısmı, şu anda bunları yazarken bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ama evde su yok. Balkon olmadığı için de yağmur suyunu alamıyorum. Eğer bir gün daha uzarsa, aşağı inip, damacanaları koyacağım yağmurun altına. Belediyelerin yapamadığını ben kendim yapacağım.

Dün bir de evde temizlik vardı. Damacanadan dökme suyla bulaşık yıkadık, yemek yaptık, evi sildik. Burada her şey mış gibi. Su kirli, bulaşıkları o suyla yıkasan ne olur! Her kullanım öncesi içme suyuyla tekrar çalkalamak zorunda kalıyorum.

Kendimi Nuri Bilge Ceylan filmlerindeki baş karakter gibi hissediyorum. Uzun bir sessizlik, sonra mutfak lavabosunda yürüyen karıncaların geliş sesleri... Lavaboda kalan kirli bulaşıkların istilasını izliyorum bazen. Su ha gelir, ha gelecek diye çeşme açık, borulardan gelen sesleri dinliyorum, kulağımı duvara dayayıp. Sular kesik olduğu dönemlerde sabah 6.00-6.30 arası, öğlen 12.30-13.00 arası, akşam 19.30-20.00 arası sadece onbeş dakikalığına veriliyor. Son dört gündür o da yok ama ben yine de dinliyorum suyun gelişini umut ederek. O ses çok küçük bir ses olmasına rağmen kafamın içinde gittikçe büyüyor.
Komşuların ana boruyu dinlemek için aşağıda toplanması geliyor aklıma. Halbuki vakit ne değerli! Niye parkta dolaşıp, güzel şeyler paylaşmak varken, yemek ya da su konuşmak zorundalar? Yaşlı başlı, iyi eğitimli insanlar, aşağıda borudan gelen sesleri değerlendiriyorlar: “Bugün su gelir, 1 saate gelir, yok gelmez.” “Yakındaki markete pirinç gelmiş, kimlik numaranın sonu ne? Sıraya gir yağ da var al.”

Eve gelen yardımcı teyzemi oğlu aradı geçen gün. Teyzem kahkaha patlattı.
Ne oldu Senyora?
Unicasa markete yağ gelmiş, pirinç gelmiş. İşini gücünü bırak koş annee! diye şaka yapıyor benim oğlan.”
Trajikomik. Çünkü annesi haftanın iki günü dükkan dükkan geziyor eve erzak alabilmek için. Muhtemelen tek konuştukları şey bu. Artık şakaya vuruyorlar.

İnsan en çok ne ister? Güvende olmak.
Burada kendini güvende hissediyor musun? Kocaman bir HAYIR.
Karnını doyurmak ister. Doyurabiliyor musun?
Kaliteyi aramayacaksan, açlıktan ölmezsin. Çöple doldurursun mideni. Arada güzel meyveleri var, onunla takviye edersin.

İstif kültürü adını verdim ben burada ihtiyaç temin etme durumuna. Malzeme sıkıntısı olduğunu biliyorsun. İşin gücün zaten market dolaşmak. Gördüğün anda da beş kilo alıyorsun. Bu sefer onlar bozulmasın diye tüketmek için hep yiyorsun. Arkadaşlarıma yaptığım yemeklerin fotoğraflarını gönderiyorum. “Orada kıtlık olduğuna emin misin;?”diyorlar. Normalde bu kadar çok tatlıyla uğraşmam. Un bozulmasın diye habire fırına atıyorum bir şeyler. Oyalanıyorum hem.
Niye alıyorsun? Alma.” diyeceksiniz. Bebek olunca almamazlık edemiyorsun. Ya biterse?

Mesela uzun bir süre tereyağı hiç gelmedi. Yok olan bir şeye daha çok ihtiyaç duyuyorsun. Normalde alışkanlığın olmasa da onu kullanmalıyım üzerine çalışıyor zihin. Komşumun zihni benden farklı. Almıyor. Yoksa almayacağım diyor. Bachakerolardan da (Marketlerden malzemeleri bire alıp ona satan aracılar) sistemi desteklememesi adına almıyor. Çünkü onlar marketlerden çok çok aldıkça, ihtiyacı olanlara yiyecek ulaşamıyor” diyorlar. Haklılar. Ama devlet onlardan haberdar. Uzun sıralarda da beklemiyorlar. Meyve yeriz, ne varsa onu yeriz diyerek karı koca eriyip gittiler. Fena mı olur ben de öyle yapsam, azıcık kilo versem. Yapamam. Bir de yemek yemezsem, iyice kafayı sıyırırım gibi geliyor.

Dünyanın en pahalı Nutellası burada satılıyor. Her şey dışarıdan ithal olunca normal tabi. Evde yapayım dedim, fındık yok. Eve temizliğe gelen teyzemiz kızının yanına gitti Kolombiya'ya. Dönüşte bize bir kavanoz Nutella getirmiş. Normalde Türkiye'deyken almıyordum ama bir tatlı geldi. Bitmesin diye gıdım gıdım yiyoruz.

Hindistan'da ya da Latin Amerika ülkelerinde insanların neden mutlu olduğuna dair bir fikrim var. Adamlar yoksul ama mutlu. Çünkü temel ihtiyaç malzemelerine ulaşmak zor. Olunca da çocuk gibi seviniyorsun. O sürprizmiş gibi geliyor insana.
Hayat çok sürprizlerle dolu, ay ne güzel bir hayatım var, bak yoktu pirincim, şimdi ulaştım, oh ne mutluyum.” havasında dolaşıyorsun. Ben daha bu kafaya gelemedim. Seviniyorum tabi bulunca ama onlarınki bir başka. Bildiğin karnı aç, kılık kıyafet pejmurde, ama sanki bir hap almış gibi mutlu şarkılar söyleyerek geziyor.

Uzun bir süre tam tahıl unu yoktu bu arada. İmport malzemeler satan bir dükkana gelmiş. Nasıl sevindim anlatamam. Alıverdim yarımşar kiloluk beş paket. Yüzümde salakça bir gülümsemeyle dolaştım reyonları zafer kazanmış bir komutan edasıyla... Yokluk yaratacaksın önce, sonra ulaşınca bak nasıl mutlu oluveriyorsun.

Eşim bizim burada olmadığımız ilk 8 ay, eve deli gibi istiflemiş herşeyi. Dolapların fotoğrafları vardı ama silmişim. Sanki evde bir dükkan var. Açsak açardık bir işletme. Bitmesi muhtemel olan şeylerden eve doldurmuş her birinden yirmişer tane. Çok kızmıştım, ne gerek var diye. İlk başta gereksiz diyerek ve bozulmasınlar diye sağa sola verdim. Komşulara, eve gelen yardımcıya.
Soya yağını niye kullanayım ki GDO'lu o. Kullanmam. Ton balığı yemem, içinde civa var. Bulaşık deterjanı fazla.. Onları da ver, Deterjan fazla, dağıt dağıt.”
Dağıta dağıta, biz onlara ihtiyaç duyar hale geldik. Yağ bulmak sıkıntılı. Zeytinyağı çok pahalı. Bulursak alıyoruz. Kızartma için ayçiçek, mısırözü yağını bulmak mümkün değil. İstemeye istemeye kanolaya razı oldum. Kızartma yaparken de kalan bir şişe soya yağını kullanıyorum ne yalan söyleyeyim. Son iki küçük kutu ton balığı kalmış. Sular olmayınca büyük yemeye girişmeyeyim diye onu da kullandım. Bu tip şeylere ne kadar çok dikkat ettiğimi beni tanıyanlar bilirler. Ben bile “tamam ya kullanalım ne olacak.” dediysem, vay benim halime!

Cine Citta denen bir market keşfettik bir buçuk sene sonra. Amerika'dan getiriliyor her şey. Uçuk pahalı. Yani gücüm olsa bile niye alayım ki diye düşündürtüyor, o kadar pahalı. Ama bazı ihtiyaç malzemeleri için kapısını çalıyoruz sık sık. Bebek bezi mesela. Son iki paket kaldı. Oraya da gelmemiş. Düşünüyorum kara kara, bez olmazsa ne yaparım diye. Bachakerolarda da malzeme yok artık çünkü. Bir paket beze 100 dolar vereceğim, getir desen, yine de bulamıyorlar. XXG zaten çok zor.
Bir ara ekolojik bez dikeyim mi diye de araştırdım internetten. Dikiş yapamam ki ben, ona rağmen baktım. Suyun zırt pırt kesildiği yerde nasıl tuvalet eğitimi veririm? Erkenden tuvalet eğitimine başlatmak da doğru değil.
Yurtdışına her çıkandan istemek de yordu bizi. Artık kimseden bir şey istemek gelmiyor içimden.
İki ayda bir kurye gelir buraya Türkiye'den. Tanımadığımız birisiyle yazışırız önce, o kişiyi ikna ederiz “Kendimiz için değil, oğlumuz için tarhana, zeytin, keçi sütü istiyoruz.” diye anlatırız uzun uzun. Yeri yoktur tabi ki doğal olarak. Bu bile olay olmuş ve “Karakas'takiler bebek bezi bile istiyorlarmış”a çıkmış adımız. Halbuki hiç bebek bezi istemedik. Süt alerjisi var ben ne yapayım? Buradaki soyalı mamalardan mı içireydim? Bu mamalar gayet normal burada. Artık onu da bulamıyorsun ya. Bulan lıkır lıkır, çekinmeden veriyor bebesine.

İnsanlardan bir şey istemiyoruz bu yüzden artık. Ruhumuz yoruldu.

Ruhum gerçekten yoruldu. Sabahları iki buçuk saat vaktim var. Yemek varsa, ev de temizse, kendim için bir şeyler yapabilirim değil mi? Yapmıyorum. Oturuyorum koltuğa, pencereden dışarı bakıyorum uzun süre. Alık alık bakıyorum hem de. Hiçbir şey düşünmüyorum aslında. Parmağımı kıpırdatmak gelmiyor içimden. Ne yapacağım diye düşünsem, elbet yaparım bir şeyler. Bazen yoga yapıyorum, bazen şu anda olduğu gibi yazıyorum, bazen çok yakın bir arkadaşımla konuşuyorum. Bu arkadaşımla da burada birbirimizi yeniden keşfettik. İkimiz de aynı durumdayız. O İran'da ben burada. Aramızda inanılmaz bir uzaklık var. Şartlar farklı olsa da, yaşam tarzının tamamiyle değişmesinden kaynaklı ruh yorgunluğumu bir onunla paylaşıyorum. Yazınca da rahatlıyorum, o yüzden karalıyorum konuşur gibi... Bir amacım yok. Bana acıyın, beni görün, fark edin, ilgilenin.... Bunlardan birisi bile aklımın ucundan geçmiyor.

Madem bu kadar dayanılmaz, niye gitmiyorum?
Aile olmanın ne anlamı kalıyor ki o zaman? Hep ayrı yaşayacaksak, niye evlendik, bir de bir canlıya hayat verdik? Bunu denedim, o his de tatmin edici değil. Ana baba evi olsa da artık oraya ait değilim çünkü.

Biraz daha dayanmalı, güçlü olmalı. Buradan daha iyi bir ülkeye birlikte gideceğiz.

Kendi kendime yeni oyunlar buldum.
Mesela, son bir şişe bulaşık deterjanı kalmış. O bitince gideceğiz diye eğliyorum kendimi.
Son bir tüp diş macunu, niye yenisini alalım, bitince gideceğiz. Totem gibi yani.
Son şampuan, son paket un, şeker, yağ... Hepsi bittiler... Biz buradayız.

Niye bekliyorum? Neyi bekliyorum? Yaşam anda saklı. Anı hisset vs... Gel beraber hissedelim.
Detaylarda boğuluyorum. Yemek yaparken bangoya yaslanıyorum ve karıncalar göbeğim vasıtasıyla vücudumda geziyorlar şu anda. Hissediyorum onların minnak ayaklarını, nefesime odaklanıyorum. Suyun sesini dinliyorum borulardan, yaşamda, anda bunlar var. Nefesime dönsem de sinirlenmekten alıkoyamıyorum kendimi. Ama bu sinirlilik hali artık tuhaf bir forma dönüştü. Hissetmiyorum bir şey. Tepkisizim. Nuri Bilge Ceylan bizim evde bir film çekiyor ve benim haberim mi yok diye düşünmeye başladım. Her şey yavaş, sessiz, doğanın sesleri var sadece...

Anda yaşa demek de bana itici gelmeye başladı artık. Çünkü toplum olarak zaten hislerimizi bastırmaya yönelik büyütülmüşüz. Hep güçlü olmak zorundayız. Zaten kendimizi ifade problemimiz var. Niye kendimi zorluyorum?
Anda kalmalıyııım, anda kalmalıyıım, üzülmemeliyiiim” derken aslında kendimizi zorlamış olmuyor muyuz? Hissettiklerim bunlar, yaşadıklarım bunlar, içime atıp ne yapayım?. Gözlemlemeye çalışıyorum, yani her şeye uzaktan bakmak da bir çözüm. Tahammülüm kalmadı yüreğimde, yapamıyorum. Drama Kraliçeliği yakıştırması tam da bu noktada başlıyor belki de. Acımdan beslenmiyorum onlar gibi. Yaşadığımı hissetmenin en kötü yolu acılar.
Paylaşınca biraz olsun rahatlıyorum, negatif enerji başkasına geçiyordur elbette. Buradaki komşularım beni rahatlatmaya çalışıyor:
Nasıl olsa gideceksin, böyle düşün.”
Ah güzel insanlar, aklım nasıl sizde kalacak, bir bilseniz.

Güzel yazılar paylaşmak umuduyla....




24 Kasım 2016 Perşembe

NASIL ISPANYOLCA ÖĞREN(eme)DİM?


Bir önceki yazımla kendimi nasıl acındırdıysam artık, arayan arayana. Seni seviyorum cümlesini bir günde hiç bu kadar çok duymamıştım. Çok iyi geldiğini söylemeliyim. Herkese teşekkürler. Facebooka geri mi dönsem acaba? Likelayın beni oooh yeah! Ben de sizleri çok seviyorum. Merak etmeyin ben iyiyim. Henüz kafayı yeme boyutuna gelmedim.

Bugün de sizlere burada bir buçuk seneden beri yaşadığım halde, nasıl ispanyolca öğrenemediğimi anlatacağım. Sıkı durun, siz de yurtdışında yaşama kararı alırsanız, bu bilgilere ihtiyacınız olacak. Benim yaptığımın tam tersini yaparak öğrenebilirsiniz.

Öğrenemiyor olmak için öncelikle o ülkenin şartlarının zorlaşması gerek. Mesela kıtlık olacak, ne bileyim, güvenlik sıkıntısı olacak. Kafanız hep şunlarla meşgul olacak:
Un bitti, tam buğday ununu geçtim, beyaz un bile olsa olur, nerede ne kadar?”
Süt bitti, kimlik numaramın son rakamına göre, hangi gün nereden alırım? Süt tozu da mı yok?”
Bugün bachakerolar (bire alıp ona satan aracılar) beni ne kadar kazıkladı?” gibi.... Örnekler çoğaltılabilir.
Gıda konusunda bir seneden sonra kafanızı farklı şekilde meşgul ediyorsunuz. Ya biterse diye her bulduğunuzda en az 5 kilo alınca, onları nasıl tüketebilirim boyutu biraz daha keyifli. Yemek pişirmeyi çok sevdiğim için, onları tüketmeye dair fikirler bulmakta zorlanmıyorum, yemekte ise hiç zorlanmıyorum.

Güvenlikle ilgili örnek vermiyorum. Çünkü bir şey olmasın diye hafta içi hiç dışarı çıkmıyorum. Haftasonu da alışverişe ya da yakın bir parka gidiyoruz. Orada da pek iletişime geçmiyoruz yabancı olduğumuz anlaşılmasın diye. Pratik yapma ortamımız sınırlı.

Yaşadığım sitede yavaş yavaş konu komşu edindim. Ama bizdeki gibi içli dışlı olmayı sevmiyorlar. Yani çağır çağır nereye kadar. Yedirip içirmek değil mesele, bir kere de davet edilmek istiyor insan. Belki de sevmemişlerdir bizi. Ne bileyim...

Oğlumu parka indiriyorum akşamüstü. Genelde akranlarının anneleri oluyor ya da hava almaya çıkan 65 yaş grubu. Konuşmaya dalmak istiyorum. O konuda hiç çekinmem. Maksat iletişimse, ki konuşamamaktan da dilimin şişmiş olduğu düşünülürse, tam konuşucam, kulağıma alışverişte neyi ne kadara alıklarına dair rakamlar çalınıyor. "Oço mil kiniyentos, de verdaaadd? demasiadooo muy karooooo, ooo dios..." gibi. Okunuşlarını yazdım bu arada, ispanyolca bilenler hemen atlamasınlar “vallaha öğrenememiş diye”. Yani diyorlar ki, şu şurada sekiz bin beş yüz bolivar mı, gerçekten mi ?Aşırı pahalııı, aman allaahhııımm..gibi... E ben de uzaklaşıyorum tabi konu beni ilgilendirmiyorsa. Ama bebek beziyle ilgili konuşma ihtimali olan anne babaların yanına sokuluveriyorum usul usul, o harika ispanyolcamla “Nereden alıyorsunuz? Ne kadara? diye sorabiliyorum. Tabi ki bir bachakeronun adresini, ismini veriyorlar. Etrafı bilmediğim için “heee tamam diyorum, adresi siz whatsaptan şeyedersiniz.”

Bu yüzden rakamlar konusunda iyi sayılırım. Kulağım da hassaslaştı, Kedilerin kulakları sese karşı irkilir ya, benimkiler de onlarınki kadar duyarlı hale geldi burada ne zaman sonu tos toslu kelimeler kullansalar fiyat konuşuyorlar demektir.
Kiniyentos, oçesiyentos mu? Ooo site halkı bir şeylere ulaşmış ve ben bilmiyorum, hemen öğrenmeliyim. Ya ihtiyacım varsa?”
Kimse benden gizli bir şey alamaz buralarda, o kadar!

Alışverişten dönenlerin poşetlerine göz kayması, burada gayet olağan bir davranış. Benim de gözüm kayıveriyor tabi. "Aaaa, süt, pirinç, un gelmiş. Ooo hadi bakalım, nereden aldınız sorması ayıp?" diyorum. Bakın bunlar hep pratik. 

Oğlumun akranlarının anneleri, biri hariç ingilizce pratik yapmak için beni kullanıyorlar. Ciddiyim. “Ay ne zamandır konuşmuyordum, bak ne güzel oldu konuşuyoruz, çoğu kelimeyi unutmuşum diyorlar.” Sonra da yine benim dürtmemle muhabbet ediyoruz. Çünkü, biraz utangaçlar. Çok soru sorulsun istemiyorlar galiba. Tam da adamını buldular. Türküm ben sorarım. Kaçamazsınız benden.

Komşum yurtdışında yaşamaya karar vermiş, çocukları için. Beyin göçü olarak düşünebilirsiniz bu gidişleri. Bir çok insan yurtdışına kaçmak için fırsat kolluyor. Neyse, ingilizce bilmediği için, bir diğer komşumla bana haber gönderiyor, bizim gibi yabancı biri evi kiralamak isterse, haberimiz olsun diye. Burada yerlilerle sorun çıktığı için, yabancılara kiralamayı tercih ediyorlar. Diyorum ki aracı olan komşuma nereye gidiyorlarmış, neden, sormadın mı?
Yok, bunu söylemek istemeyebilirdi, o yüzden sormadım.” Naifliğe bakınız....
Ben sorardım, dur ben onu parkta kıstırayım da sorayım” dedim, epeyce güldü.

Parktaki çocuklarla muhabbet edebiliyorum biraz.
Nasılsın?, Hava da serin, ceketin nerede?” Anaçlığımla boğuyorum onları. Büyük çocuklar top oynarken de oğlumu onların koordinasyonsuz hareketlerinden kurtarmak için açıyorum pençelerimi;
Azıcık ötede oynayın, burada bebek var, görmüyor musunuz? şeklinde de tersleyebiliyorum. Bazen gelip oğlumu sevmek istiyorlar, ufak tefek anlatıyorum bir şeyler. “Uykusu var da o yüzden böyle huysuzluk yapıyor. Ehuhehuuuehe” Genelde kaçıyor çünkü, pek istemiyor kucaklanmak.

Geçenlerde 65 yaş grubu ihtiyarlar heyeti yine parktaydı. Oğlumu severek başladılar konuşmaya, sonra bir soru yağmuru. Venezuellalılar yaşlandıkça açılıyorlar demek ki, bak muhabbet etmek istiyorlar. Didiklediler baya. Sonra yalnızız diye pek bir üzüldüler. Aralarında en çok sempati duyduğum telefon numarasını verdi. İhitiyacım olursa arayabileyim diye. Şimdilerde onlarla aram çok iyi, alışveriş muhabbetlerine katılıp ben de “Ooo, yapma ya çok pahalıymış” diyorum hatta “Avrupa'dan pahalı” gibi büyük cümleler patlatıyorum.

Oğlum günde iki saat bir komşumla oyun oynuyor ispanyolca için. Öğretmeni çatır çatır ingilizce konuştuğu için, benim beynim de kolaya kaçıveriyor, o ispanyolca, ben ingilizce muhabbet ediyoruz arada. Sonunda o da pes ediyor. “Tamam tamam, belli şişmişsin yine gel iki lafın belini kıralım” diyor.

Öğretmen demek ne kadar doğru bilmiyorum, çünkü komşum ama buradaki can yoldaşımız kendisi. Dünyanın hiçbir yerinde(Buna Türkiye dahil) çocuğunuz için daha iyi bir seçenek bulamazsınız. Hem eğitimli, hem becerikli, hem iyi bir insan, güler yüzlü... Burada yaşarken mutlu olmak için tutunduğum ilk şey sağlıklı olmamız ve ikincisi de oğlumun öğretmeni. Akşamüstü de parkta ispanyolca duyuyor. Arada çizgi filmler de ispanyolca. Günde en az 5 saat yoğun bir şekilde bu dile maruz kalıyor. Ve ilk üç yaşın dil öğrenmede ne kadar önemli olduğunu okumuşsunuzdur. 

Oğlumun kabiliyeti ona özel değil. Şımarık instagram anneleri gibi;
 “Ayy benim oğlum çok ama çok zekiiii, o bir cinyıııs!” demiyeceğim. Gayet sıradan. Onun dil öğrenebilme kapasitesini gördükçe, on dili duysa da öğrenebileceğini fark ettim. 
Dil bilimci bir arkadaşım, bir tez konusunu kaçırdığını düşünüyor. Biz eşimle aramızda Türkçe konuşuyoruz doğal olarak. Günde 3 saat yoğun ispanyolca duyuyor karşılıklı. Ben dışarıda hep ingilizce konuşuyorum. Öğretmeniyle de. Eşimle eğer onun hakkında konuşacaksak, anlamasın diye ingilizce konuşuyorum. Çünkü iyi ya da kötü, çocuğun yanında konuşmanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Anlamadığı bir şey konuşmak da doğru değil belki ama diğer seçeneğe göre daha iyi.
(İngilizcem de gayet sokak dili, yanlış anlaşılma olmasın. Kendimi idare edecek kadar. Derdimi anlatıyorum çok şükür.)
Yani üç dile maruz kalıyor. Ağırlıklı olarak ispanyolca ve Türkçe. İspanyolca her şeyi anlayabiliyor. Hatta ağzımız açık kalıyor bildiği kelimeleri fark edince. Bizimle ispanyolca iletişime geçmiyor. İletişim dediğim de iki yaş çocuk dili. Uzun cümleler değil tabi ki. İki kelimeli cümleler. Aynı ortamda öğretmenine dönüp ispanyolca söylüyor, sonra bana dönüp Türkçesini söylüyor. Eşimle bana ispanyolca birşeyler söylediğinde doğal olarak anlamıyoruz, işte o zaman çok sinirleniyor. İspanyolca şarkıları söylememizi istiyor. Bazılarını ezberledim ama hepsini öğrenmem imkansız. İnanılmaz bir hızla öğreniyor. Gidemiyoruz diye üzülmek yerine, buna odaklanmaya çalışıyorum. Hem mutlu bir çocuk, hem de dili yerinde öğreniyor. Daha ne olsun.  Ne kadar öğrenebildigini, ilk üç yaşta duyduklarını ileride kullanıp kullanamayacağını ileride göreceğiz. Devam ettirmek önemli tabi ki. 

1sene kadar çok farklı bir aksanla konuşan yardımcımız Luz'dan, son üç aydır da bizimle birlikte olan Christina Teyzemizden de bahsetmek gerek. Her ikisi de Kolombiyalı. Ama Luz Kolombiya'nın sahil kesiminden, teyzemiz de dağlık bölgesinden. Sahile indikçe insanlar daha hızlı ve kaba konuşurmuş, dağa çıktıkça kibarlaşıp, ağırlaşırlarmış dedi komşumun biri. Aksan değişiminin sebebi buymuş. Bilemeyeceğim bu ne kadar genellenebilir ama Luz'u çok az anlayabiliyordum, Christina Teyzemi ise anlayabiliyorum.(İki kişi değil yardımcılar, prenses değilim daha o kadar. Luz yer beziyle buzdolabını silmeye kalkınca yollarımızı ayırdık. Hijyen sıkıntısından bahsetmiştim daha önce hatırlarsanız.)

Latinler, İtalyanlar kadar olmasa da ellerini, vücutlarını da konuşmaya dahil edebiliyorlar. Aslında bizler de öyleyiz ama latinler biraz daha tutkulu konuşuyorlar. Bu yüzden ne anlattıklarını anlamak çok da zor olmuyor. Onların da haftanın iki günü geldiğini düşünürsek, nasıl daha iyi öğrenemedim, ben de anlamıyorum. Birlikte evi topluyoruz, yemek yapıyoruz. Mutfak gereçlerinin hepsinin ispanyolcasını öğrenmek zorunda kalıyorum. Elek kelimesinin ispanyolcası çok işime yarıyor mesela. Maya, huni, çırpıcı, tava, tencere.... Kelime haznem geniş, problem onları birleştirip cümle kurabilmekte. Elimden geleni yapıyorum. 

Tek suçlu ben miyim canım? İspanyolca sanki kolay bir dil de ben öğrenemedim. Bir Almanca kadar olamasa da  evet çok zor bir dil. Kelimeler dişi de olabiliyor, erkek de. Cümlenin kurulumu bunun üzerine kurulu aslında. Ona göre değiştiriyorsunuz kelime sonlarındaki ekleri. Bana zor geldi açıkçası. Tam bir senenin sonunda da beynim ingilizceden ispanyolcaya geçiş yaptı. Şöyle ki, hani ingilizce konuşurken "Türkçesi bu ama ingilizcesi ne bilmiyorum" dersiniz ya, ya da ben diyorum sizi bilemem, şimdi aynı şey ingilizce konuşurken oluyor. "İspanyolcası şuydu ama ingilizcede neydi hatırlayamıyorum." Aslında düne kadar bildiğim bir kelimeydi. Beynim artık" E yeter artık öğren be kardeşim" demeye başladı. 

Yurtdışında uzun süre yaşamış bir arkadaşım var. Ilk başta doğal olarak o kadar çok araya ingilizce kelimeler sıkıştırırdı ki, ben de bir gün niye böyle konuştuğunu  sormuştum. Tabi bozuldu. Tuhaf geliyordu bana Türk olup da dile hakim olamaması. Bir yerde de okumuştum. Dili çok iyi bilmeyenler, iki dili karıştırarak konuşurlarmış diye...
 Ama ne oldu? Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner. Şimdi aynı durumdayım ve ne ingilizcem, ne de ispanyolcam onun konuşmasının yanına yaklaşamaz. Türkçe konuşurken de hatlar karışıyor bende, ingilizce konuşurken de...Demek ki olabiliyormuş.

İşin kötüsü, iki gram ispanyolca öğreneceğim diye Türkçe'den de olduk. İşte o kötü. Çok kitap okumak lazım çoook..

Annelik serüvenim de bir hayli zorlu geçiyor tabi bir başımıza olunca. Oğlum da sağolsun bir ara gece on kez uyanırdı, şimdilerde beşe şükrediyorum. Yemek yemesi 45 dakika, uykuya geçişi 45 dakika. E ben de insanım tabi enerjim falan kalmıyor. Bir de dil öğrenmek için ekstradan zaman ve de güç ayıramadım. Çocuksuz olsaydım bir kursa giderdim mutlaka. Oğlum öğretmenindeyken gitme seçeneğim de var ama ona da iki araba şart. Burada taksi ya da dolmuşa binme gibi bir seçeneğim yok maalesef. 

Tüm bunlar işin şakası tabi. Öğrenmek istesem öğrenirdim muhakkak. Hiç ingilizce konuşmazdım. Onlar kendi dillerini konuşmaya başlayınca ;
"Anlayamıyorum, ben çok az ispanyolca biliyorum." demezdim, anlamaya çalışırdım. Bak nasıl öğrenilir dil o zaman. Dışarıda birisi bana bir şey sorsa, eğer anlamamışsam hemen ilk cümlem bu oluyor: 
“Vallahi ben ispanyolca bilmiyorum.”
İngilizce bilen birisiyse, ki bu çok nadir, ingilizce devam ediyor konuşmaya. Değilse gülerek uzaklaşıyor benden. 

Eşim bu konuda çok iyi.
 “Anlamıyorum ama kesin şöyle demiştir diyorum ve si, si diyorum” diyor. 
Çaktırmıyor yani bilmediğini, ya da yabancı olduğunu. Ben dışarıda panik oluyorum, ya anlamazsam diye, sağolsunlar onlar da çok hızlı konuşuyorlar. Si, si demek bile gelmiyor aklıma, şapşal şapşal sırıtıveriyorum. 
Site ahalisine alıştım, kaçmıyorum. 
“Anlamadım, yavaşça tekrar eder misiniz?” bile diyebiliyorum. Hay ağzımı öpeyim!

Dil programlarından Rosetta Stone aldım. İkinci seviye bitmek üzere. Kafanıza vura vura öğretebilecek bir program. İspanya dışında bir yere gidersek, bir daha bakmam gibi geliyor. Bu yüzden üçüncü seviyeyi de bitireyim gitmeden önce diye telaş yapıyorum biraz.  Bir ara Duolingo'ya da takılmıştım. O da keyifliydi. Boş vakitlerimde bu programla dili desteklemeye çalışıyorum.
 "Ne programı? Bak hala program diyor, gidip konuşsana insanlarla. Biri şuna ispanyolca konuşulan bir ülkede yaşadığını hatırlatsın lütfen." diyorsanız haklısınız. Belki de dil öğrenmedeki en büyük hatamız bu. Grameri kapmayı planlıyoruz ilk başta. Dur şunu da öğreneyim, tamamdır, bak nasıl konuşacağım kafasındayız. Eğitim sistemimizin bize dayattığı öğrenim şekli bu çünkü. Ben ikisini de eşzamanlı götürmeye çalışıyorum aslında. Bu ülkeye gelmeden önce, hamileliğim sırasında, hem de son aylar dahil, beş aylık bir kurs geçmişim var Ankara'da. O kadar istiyordum yani öğrenmeyi. Kurs boyunca;
 "Yav past tense olmuyor, öğrenemiyorum." diyordum. Hala aynı yerde sıkıntım var. Eşim de takılıyor bana; 
"Geldin past tense, gittin past tense, sen o rosetta stoneda beşinci seviyeyi bitirsen de konuşamayacaksın bu gidişle. Sadece konuş." diyor. Haklı, ne diyeyim. 

Uykusuzluk, yorgunluk, tembellik, isteksizlik, stres.... Benim bahanelerim bunlar. Belki bir başka birisi benim yerimde olsaydı çatır çatır öğrenirdi. Kim bilir? 

Benim en iyi bahanem şu:
"Ülke üstüme üstüme üstüme geliyor, dillerini de öğrenmek istemiyorum. Tek istediğim oğlum için ve bizim ruh sağlığımız için daha modern bir yere gidebilmek."

Siz ne düşünüyorsunuz? Bu sizce yeterli bir sebep mi?







22 Kasım 2016 Salı

DÜNYANIN MERKEZİ NERESİ Kİ?


Madem yazmayacagım niye blog açarım ki? Yine uzuuun bir aradan sonra herkese merhaba. Evet hala Karakas'tayız. Eşimin 2 senesi bitti, biz de oğlumla bir buçuk seneyi devirdik. Tam Caraquenia(Karakaslı) oldum burada kalmak zorunda olunca. Bir şeyler hazırlayıp konu komşuyu çağırıyorum eve. Nerede, neyi buluruz, kaç bolivar, bu konular hakkında bir karakaslıya bile bilgi verebiliyorum. Biraz daha kalsam iyice alışacağım diye korkuyorum. Şaka tabi bu son cümle.



Daha önce Karakas'ta yaşamış olan bir arkadaşım, benim yazıları görünce bana dedi ki  "Böyle hissetmene üzüldüm. Aslında ben orada yaşamayı seviyordum biliyor musun?” Halbuki buradayken o da sıklıkla şikayet ederdi. Ama uzaktan bakmak, insanın düşünce biçimini değiştiriyor. Halime çok acımış olacak ki, gidebileceğimiz bir kaç yer ismi önerdi. Ama tabi çocuklu olarak gidebilir miyiz diye hala düşünmekteyim. Niye bir aradayken paylaşılmaz ki böyle şeyler. Türkiye'de üç ay kalarak benzeri bir hissi ben de yaşadım. “Ya kıtlık falan vardı, güvenlik sıkıntısı zordu, susuzluk da çekiyorduk ama, evim orada yahu, ben gideyim.” Tabi benim böyle hissetmemi sağlayan başka kişisel olaylar da yaşadım yurdumda. Çekirdek aile olarak bir arada olunca daha iyi hissettiğime karar verip döndüm goncamın yanına.
Normal koşullarda 15 Ağustos'ta buradaki görev süremiz bitiyordu. Ama Türkiye karıştı. Darbe girişiminden sonra her şey durdu. Uzaklardan olan biteni izlemek çok zor. Televizyon da yok burada. Türk kanalları çekmiyor. Vakit buldukça internetten takip etmeye çalıştım. Darbe gecesini bir Venezuela televizyon kanalından canlı izlemek de ilginç bir deneyimdi. Anlamak zor neler oluyor..  Çok karışık... 

Kimseye bir şey de soramadık. Beklemeye aldık kendimizi. Darbe girişimi gününe kadar kendimi o kadar iyi hissediyordum ki, o gece ile beraber her şey tepetaklak oldu. Gitme ümidim vardı çünkü o ana kadar. Ama nereye, ne zaman, nasıl gideceğiz tamamen belirsizliklerle dolu bir dünyamız oluverdi. Karanlık bir gölde yüzüyormuşum gibi... Neyin, nereden, nasıl geleceğini bilmiyorum. O yüzden gerginim hep. İnterneti de takip etmeyi bıraktım. Okudukça geriliyorum çünkü. 

Bir arkadaşımın önerisiyle kendimi “Black Mirror” adlı diziye verdim. Mutlaka izleyin. Bu diziden sonra sosyal ağlardan da yavaş yavaş uzaklaştım. Zaten benzeri bir kararı almıştım Türkiye'deyken. Bu uzaklaşma ve kendimle başbaşa kalma süreci, insanlarla aramdaki ilişkileri daha iyi anlamamı sağladı. Sorgulamadığım bir olguydu çünkü benim için.  Bu ifade daha doğru sanırım: Kendimi daha iyi tanımamı sağladı. Facebooktan fotoğraflarınızı koyduğunuzda, herkes likelıyor evet, ama sadece bakıyor, görmüyor. “He tamam Türkiye'deymiş, bak iyi de, görüşürüz nasıl olsa” diyerek herkes birbirini öteliyor. Havaalanındayken, "Aaa nasıl yani, gidiyor musunuz şimdi?" diyen de oldu. Tuhaftı tabi. Çok sık yapmadığım halde, Kıbrıs Şehitleri'nde yürürken, boyoz yerken bile yer bildirimimi yapmıştım aslında. Bunun anlamı, "gelin buraya, ben buradayım, herkesi çok özledim" demekti sosyal medya dilinde. Duyuramamışım demek ki yeterince. 

Türkiye'deyken dünyanın merkezinde olmadığımı anladım kısacası. Bu ne demek; yani oraya gidince herkes benimle görüşmek için can atacak zannettim ama herkesin kendine ait bir telaşı vardı ya da alışkanlıkları değişmişti. Kaldı ki, kimse de bana bu şekilde hissettirmek zorunda değil. Aynı kentteyken görüşmek daha kolaydı ya da gerekliydi ama uzaklaşınca “nasıl olsa bir gün, bir ara, bir grup buluşmasında görüşürüz”e döndü ilişki. Bir arkadaşım vardı, şimdi artık görüşmediğim birisi. Yurtdışından ne zaman dönse, kim var kim yok tanıdığı toplardı aynı mekana, yarım yamalak sohbetlerle gürültülü o ortam beni çok yorardı. Konuşamazdık ki adamakıllı. Paylaşım değildi yani bu yaptığımız. Ben de bu duruma düşmek istemedim ama  o kadar alakasız tipleri bir araya getirmesem de aynı iş grubundakilerle bir kahvaltıda buluştum, özel görüşebildiklerimizle görüştük bir şekilde. İsteyince yaratıyorsun o ortamı. Ama benim için gerçekten zordu çünkü ailem kente yakın bir köye taşınmıştı, arabalarını süremezdim çünkü oldukça eski ve köy içi bir araçtı. Çocuk olunca önceliği güvenlik alıyor tabi. Kullanmak istemedim. İnsanların beni aramalarını bekledim. İlk iki hafta telefon numaram uzun süre yurtdışında olduğumuz için kapanmıştı, onunla uğraştım. Whatsapp olmasa daha fena tabi, ama ona rağmen çoğu kişiyle iletişim kuramadım. Oradayken bu duruma üzüldüm ne yalan söyleyeyim. Görüşemediklerimin, iş arkadaşlarıyla birlikte bir pazar kahvaltısını sana tercih etmiş olmaları o zaman için beni biraz yaraladı. "Onları her zaman görebilirsin ama ben gideceğim" diyerek içerlemiştim, şimdi çok da takmıyorum. Uzakta olunca bir başına olmayı öğreniyorsun ve uzaktan bakınca(hem mekansal, hem mecazi anlamda) olan biteni affedebiliyorsun. Bir de şunu kabul etmek lazım galiba. Hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Uzaklaşıyorsun, benim çevrem değişiyor, onların çevresi değişiyor. Etkileşimin yönü değişiyor. Hangi kentten ayrılsam, oraya dönmek istedim hep. Çocuk gibi, aynı ortamı yakalayacağım sandım. Bunu beklemek, her zaman yaptığım gibi ilk tepkim. Ama beklememeyi öğreniyorum zamanla. Sonuçta kimse bıraktığım yerde beklemiyor. 

Diyeceksiniz ki "Niye bekliyorsun?". Bir bakıma doğru aslında ama bazen kocaman bir adıma, az bir adımla yaklaşılmasını bekliyorsun. Bu da insanoğlunun zaaflarından biri. Şimdi gitsem aynı şekilde düşünmem, ya da hissetmem. Takılırım kendi kendime, buluşabilirsek ne mutlu. "Ben geldiiim hadi beni eğleyiiin!" hissimden kurtuldum çok şükür. Yaşadığımız her olay, bize bir şeyler öğretmek için var. Ve ben de bu süreçten çok şey öğrendim. Egomu törpülemek miydi bu yaptığım ya da artık ihtiyaç duymuyorum mu bilmiyorum ama hafiflediğim kesin. 

İlginç bir durum daha vardı fark ettiğim, söylemeden geçemeyeceğim. Mesela bir blog açtım hem yalnızlığımı paylaşayım, hem de yaşadıklarımı yazarak daha iyi ifade ediyorum, eş dost haberdar olsun bunlardan(iyi ya da kötü), ben de her seferinde anlatmak zorunda kalmayayım diye. Herkese aynı şeyleri anlatmak zor gelebiliyor bazen. Hele de pek iyi bir şey yoksa. Gidiyorum bir buluşmaya, herkes bana bakıyor;
“Eeee”.
 "Ne eeesi yazdım ya bloğa. Biraz da siz anlatın, ben orada bunları yaşarken siz neler yaptınız?"
Yine dünyanın merkezinde olmadığımı anladım.(Diyeceksiniz ki hatun narsist, ikide bir bu cümleyi kuruyor, kendini bir halt zannediyormuş, oh olsun) Lafın gelişi o cümleyi kuruyorum. Yani daha çok önemseneceğimi düşünmüştüm. Bunu şu anda yazarken de drama kraliçesi psikolojisinde değilim, o an için sorgulayabileceğim bir durumdu ama şimdi dedim ya uzaktan bakınca her şey daha farklı gözüküyor. Hiçbir şey hissetmiyorum. Gülüp geçiyorum hatta. 

Bloğu uzun aralıklarla, dolup taşarak yazdığım için bir solukta beş sayfa yazmışım, malum günümüz insanı pek bir meşgul, vakit bulamıyor. En yakın arkadaşın da olsa okuyamıyor. Ama çok ilginç geri dönüşler de aldım, örneğin sekiz sene birlikte çalıştığımız ve o süre içinde çok da yakın ilişkiler kuramadığım bir hatun kişi, bir solukta okumuş ve bana blogla ilgili sorular soruyor, sohbet ortamı oluşuyor. Bu, diğer yakın arkadaşlarım bana değer vermiyor demek değil, biliyorum. Farklı kişilerle etkileşimlere de kapı açıyor buraya yazmam. bu da hoşuma gidiyor. Sanki içimde alan açıyorum ve herkesi orada kucaklayabilecekmişim gibi bir duyguya kapılıyorum. 

Ünlü bir blogger olmak değil amacım, sadece paylaşmak. Çünkü başka bir ülkede yaşamak, eski alışkanlıklarından ve çevrenden koparak bir hayat kurmak insanı çok farklı bir psikolojiye sürüklüyor. Benim gibi sosyal bir manyak, kafayı yememek için yazmalı, ya da anlatmalı. Paylaşmalı kısacası. Dünyanın merkezinde hissetmek ve sosyal medyanın ego şişirmesi değil ihtiyacım olan. Karşılıklı, daha naif bulduğum bir etkileşim biçimi. Evet Black Mirror'dan sonra sosyal ağlardan tamamen koptum ama bloğa yazmayı daha samimi buluyorum. “Her şey çok süper, çok mutluyum, harika bir hayatım var”ı göstermek yerine, gerçeği anlatmak bana kendimi daha iyi hissettiriyor.Yaşadığım koşullar itibariyle, kendimi daha da izole hale getirmek istemiyorum. 

Bir diğer eleştiri de şuydu:  "Şikayet, şikayet! E biraz yorucuydu okumak."
Oldu. E ne anlatayım ben sana güzel kardeşim? Biliyorum sanal alem sizi hep iyi şeyler duymaya alıştırdı. Ya da herkes sizi kandırıyor hep iyiyiz, mutluyuz diyerek, ama çoğu yalan. Onlar da şikayet ediyor, sinirleniyor, kararsızlığa düşüyor. Hep iyi değil hayat facebooktaki gibi.  Burada abartmamaya çalışarak sadece gerçekleri anlatmaya çalışıyorum. 

İran'da yaşarken de orası hakkındaki eleştirilere internetten cevap yetiştirmeye çalışırdım. Ya da bir arkadaş buluşmasında "Ayyy ne kötü orada yaşamak" dendiğinde, hemen orayı ve oradaki insanları savunmaya geçerdim. Tebriz'deki insanları gerçekten çok sevmiştim çünkü. Ben böyleyim. Sahipleniveriyorum hemen. Duyduklarımız, anlatılanlar da aslında doğru bildiğimiz şeyler değil. Bir de bu açıdan bakın demek istiyorum aslında.   

Venezuela'da daha uzun kaldığım için daha da bir sahiplendim evet. İnternette tanımadığım biri de şöyle bir eleştiride bulunmuş; 
"Ya tamam da sosyalizme vermişsin veriştirmişsin. Amerika'nın oyunları sayesinde sosyalizm çöküşe geçti. Bir de bebeğiniz varmış ya, o yüzden siz hassas bir dönemde orada yaşamışsınız.(Bana lohusa bunalımındasın demek istiyor aslında) Aslında orası öyle değil, güllük gülistanlık vs vs..." 
Sanki Venezuelalı anne de bebek bezi bulmada sıkıntı çekmiyormuş gibi. Burada tek şikayet eden anne ben değilim ki. Ya da onların suyu kesilmiyor, bir bize garezi Venezuela'nın. Bakın bunu tekrar tekrar söylemek istiyorum. Hiçbir düşünce yapısını savunmuyorum. Evet eskiden Küba'ya ve Venezuela'ya karşı bir sempatim vardı. Bu ülkelere laf söyletmezdim. Ama artık kimsenin tarafında değilim. Sonu -izm'le biten her şeyden tiksiniyorum. Uzaktan, kitaplardan bildiğiniz sosyalizmle, burada yaşanan, ya da daha önce bizlere farklı gösterilen her şey aslında öyle değilmiş. Çünkü ben burada yaşıyorum, insanlarla konuşuyorum. Zenginlerle de, orta sınıfla da, barrioda(varoşlar) yaşayanla da konuşuyorum. Burada yaşayan bir yabancıyım sadece ve ne gözlemliyorsam, kendi gözümden size aktarmaya çalışıyorum. Ben bir sosyal manyağım dedim ya. Sorguluyorum, merak ediyorum. Ve burada fark ettiklerimi sizlere yansıtıyorum. "İmi sisyilizm kiti diil, islindiii şiylii......" diyorsanız hala sizin bileceğiniz iş. Kimseye kötü demiyorum, sadece paylaşıyorum olanı biteni. Ben yazmaya devam etme kararı aldım. 

Az yazacağım derken yine uzadı gitti konuşma. Kısa kısa, başlıklar halinde yazmayı da öğrenmeliyim. İnsanoğlunun dikkat süresi gittikçe kısalıyor. Daha kısa sürede, kendini daha iyi ifade edebilen videolar ya da yazılar okunmaya değer bulunuyor. Bunu da öğrenmem lazım belki de, denemeye çalışacağım.
Şu anda bu kadar. Daha neleer neler var anlatacağım ama sonraki yazıya.....
Sevgiler.

Not: O kadar şikayet ettim ki buraya kimse gelmek istemez biliyorum. Ama yine de söyleyeyim THY buraya direkt uçuş başlattı. Gidiş, geliş 600 dolarcık. :-) Hani cok ozlediyseniz gelin diye söylüyorum
.

5 Nisan 2016 Salı

KARAKAS'TA SIRADAN BİR GÜN




Anlattığım tüm olumsuz şeylere rağmen, bir Karakas'lı ne yapar? Gününü nasıl geçirir?


Karakaslılar aslında güler yüzlü ve sakin insanlar. Sabah çok erken kalkarlar. Doğrudan süpermarket kuyruklarına girerler. Aralarında enteresan bir iletişim vardır. Bir gece öncesinden nereye ne gelmiş bilirler ve sıraya girecek olduklarını bilerek uyurlar.





 İşe gidecek olan da bunu yapar, işi olmayana zaten hava hoş. Kuyruklarda tüm gün bekleyebilirler. En az 5 saat. Ve kimsenin sinirlendiği görülmemiştir bu kuyruklarda. “Gracias a Dios” (Tanrı'ya teşekkürler) diyerek zikr çekerken gün çabucak akıp gider. Chavistaların çoğu zaten, “madem yemek yok, o zaman az yiyelim ne olmuş yani” kafasındadır. Muhalefet duruma öfkeli olsa da, baskı rejiminin yarattığı ortamda sinmiş durumdadır, o da sesini çıkarmadan bekler, bekler, bekler.... Kuyruklar, başka birileri için kazanç kapısıdır tabi ki. Mısır ekmeğinden yapılmış arepalar satılır köşe başlarında. Ya da perro caliente(hot dog) yemeye bayılırlar. Sosyalizmin can çekiştiği bu yalnız ülkede, Coca Cola da içilir, pepsi de, "Mc donalds gibisi yooook" diyerek hamburgerler de indirilir mideye, burger kingler de... Ama sözüm ona Venezuela her şeye karşıdır. Amerikayla bir ekonomik bağ kurmayacaktır. Kuyruklardan kafanızı kaldırdığınızda kocaman bilbordlarda şunu okuyabilirsiniz: “Miami'den mülk edinmek ister misiniz?” Bu bir şaka olmalı dersiniz önce, ama değildir. Yiyecek ekmek bulamayan Venezuelalı arkadaş, kafasını kaldırmadan kuyrukta sakince meditasyonuna devam eder. "Zengin alabilir elbette" der içinden. Adamın parası varsa niye almasın? Ama bilmez ki, bunları alabilecek gücü olan çoğu zengin aslında oy verdiği Chavistalardır. Bilir de bilmezden gelir belki de... Kulağında “yaşasın Chavez, Maduro'ya oy verin, fakirleri düşünen tek onlar!” sesleri çınlar. “Düşünmeseler, bize az paraya 2 paket pirinci kim verirdi? Gracias a Dios!”


Sonra kuyruk biter, eller poşetlerle dolar. 2 paket deterjan, 2 paket pirinç, 2 paket de şekerini alabilmenin mutluluğuyla, Hani Küba'daki eski arabaların, otobüslerin en eskisiyle, hatta ayakta durabildiğine şaştığınız araçlarla, insan istifi şeklinde binerler dolmuşlara, evlerinin yolunu tutarlar. Bu arabalar 50 yıl önce Amerikadan getirilmişlerdir. Çoğu zaman bozulurlar ve halk uzun süre bekler. Yine beklerler... 


Yiyecek ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bazen Karakasın bir ucundan öteki ucuna gelebilirler. Evlerine vardıklarında belki de diğer gün nereye gitmeleri gerektiğine dair bir mesaj sesi duyarlar, bir sonraki günün hazırlığını yaparlar. Evde şekerli ekmeklerini, olgunlaşmamış muzdan yaptıkları kızartmalara ketçap dökerek ya da patatese benzeyen yuca yiyerek mideyi doldurduktan sonra açarlar tvlerini. Latin Amerika kanallarındaki tv dizilerini, şovları izlerler... Bu kanalların hepsi hükümet tarafından satın alınmışlardır. Venezuela'nın cennet gibi bir yer olduğundan bahseder. Ama tek bir radyo kanalı vardır ki gerçekleri anlatan, o da çok az kişiye ulaşır. Bu rezilliği çekenlerin çoğu, daha iki gün önce bir cahavistanın muhalefetten birisinin kafasında şişeler kırdığını duymaz. İnsanların birbirine düşürüldüğünü bilmez. Gece süpermarket önlerini dolaşan asker dolu otobüslerin, kuyruklarda geceden bekleyenleri hapse attığını bilmez, duymaz. Halk bu otobüslere drakula ismini takmıştır. Drakulalar çoğalır ama Karakaslı duymaz, görmez. Görse de konuşamaz. Yasaktır çünkü her şey. 

Kuyrukta tüm gün bekledikten sonra, evine dönmek isteyen bir hamilenin elindekileri zorla alan serserilerin, bebeğin ölümüne sebep oldugunu bilmez. 
Bağımsızlık gününde mecburen tüm gün Los Proseres'te tutulan halkın, tören boyunca chavez-venezuela marşlarında dans ettiğini izler televizyonlardan. Oysa ki ağzında  tek dişi kalmış yaşlı teyzeler, amcalar, tören bitiminde diplomatik seyircilerin üzerine doğru delice koşar. Ve neden biliyor musunuz? Onlara dağıtılan kumanyalardan kalanlara bile razıdırlar. Çünkü açtırlar. 
Keşke bu yazdıklarımın fotoğraflarını ya da videolarını sizlerle paylaşabilsem. Maalesef bunu gerçekleştiremiyorum.




Eğer haftasonu ise, cuma, cumartesi geceleri mutlaka bir partiye gidilir. Çoğunlukla ev partisidir. Ya da güvenli bir yerde gruplar halinde girip çıkarlar. Çok yüksek sesli müzik dinlerler bu partilerde. Güvenlik deyip duruyorum ama nedense bu müzikler sabaha kadar sürer. Tahmin ediyorum ki orada yatıp, sabah kalkar kalkmaz evlerinin yolunu tutarlar. Bu yüksek müzikten kimse rahatsız olmaz biz Türklerden başka. Ama uyuz olduğum için rahatsız olmuyorum. Türkiyede böyle bir gürültüyle karşılaşmadım. Genelde Regaton denen müzikler çalar. Bu regaton, latin müziğinin arabeskidir. Bazen İngilizce r&b, disko parçaları da duyarsınız. Apartmanların alt katları eğlence alanıdır. Her apartmanın giriş katı doğum günü partileri için, düğünler için kiralanır. Yine bu güvenlik sıkıntısının oluşturduğu bir çözümdür. Tanımadığınız insanların “Cumpleanos feliz” diyerek doğumgünü kutlamalarıyla çocuk uyutmak zordur bu günlerde. Çünkü kutlamalarını tüm Karakas duysun isterler. Her parti hoparlörlerle canlı yayın yapar. Yüksek sesten rahatsız olan bir komşum var evet. Ama onun latin olduğundan şüpheliyim.



Evlerde bir parti yok ise, aşıklar tepesi misali Mirador'a gelir gençler. Mirador tepesi, Valle Ariba'nın tepesindedir. Avila dağına bakar. Tüm Karakas ayaklarınızın altında. Güvenlik sorunu yoktur burada. Bu yüzden geceleri aşıkların uğrak yeridir. Yürüyüş yaparken, abooov demeden önce bi kendinize gelin. Gençtir onlar. Elbette sarılıp öpüşecekler. Siz çocuğunuzun peşinden koşmaya devam edin, ya da babaya verin o ilgilensin, dondurmacı mutlaka vardır. Kızgın kumlardan serin sulara atlayarak anın tadını çıkarın.








Burada sevdigim seylerden birisi de zil takili seyyar dondurmacilar. Her yerde karsiniza cikabilirler. Hindistan cevizi kabugunun icinde dondurma bulursaniz mutlaka yeyin. Bir de peynir saticilari. Süt yok ama süt tozu var. Onunla peynir de yapiyorlar. Pan flüt ufleyerek yollardan gecen saticilar, her seferinde baktiriyorlar kendine. Nostaljik bir yanima dokunuyor sanirim. Gece boza saticilarinin seslerinin, gunduz gevrek saticilarinin seslerine karistigi cocuklugum geliyor aklima. 



Hafta sonları kamyon kasalarına doluşup Vargas yollarını tutarlar. Vargas, Karakas'a en yakın mesafedeki sahil beldesi. Çarpık yapılaşmayla turizmin izine rastlayamazsınız. Karakas'taki zenginler orada evleri olduğuyla övünürler ama sahil kenarını talan etmiş 12 katlı apartmanların bahçesindeki miniminnacık havuzlara girince çok mutlu olurlar. Ben girmedim orada denize, girebileceğimi de zannetmiyorum. Kültür çok farklı. Bizdeki günübirlikçi formunda ama daha sıkış tepiş. Sonuç aynı: İnsan eliyle kirlenmiş sahiller.
Burada her ailenin kocaman bir buzluğu vardır. Sahil kenarına gitmeden önce içine buz alınır, biralar doldurulur ve sahil kenarında denize yakın bir yere konur. Denizin içinde sere serpe uzanarak da içerler, grup halinde muhabbet ederler. Elleriyle uzanma mesafesindeki soğutucular akşama boşalmalıdır. Çok içerler ama gerçekten çok içerler... Akşam trafiğinde dönerler evlerine. Beklerler araba kuyruklarında ama mutludurlar. Sadece güneşin ve alkolün verdiği yorgunluk vardır yüzlerinde. Regaton dinleyerek ulaşırlar evlerine...


Beslenme biçimlerinin değişik olduğunu söylemeliyim. Zaten fazlaca yağlı insanlar da bunu kanıtlar nitelikte.

Parklara bahçelere de gitmeyi severler. Çimlere yayılırlar, çocuklarıyla beyzbol oynarlar. Çünkü hava hep güzeldir. Ama tek bir açık hava restoranı bulamazsınız. Bu da güvenlik sebebiyle. Sivrisineklerden korunma yolu aynı zamanda. Herkes klimalı buz gibi ortamlarda yemek yiyebilmek için sıra bekler. Misal Las Mercedes'teki Mamamia Restorant.

Noel tabi ki çok önemlidir. Avila Dağı'nın tepesinde kocaman bir ışıklı haç yanar uzun bir süre. Evler süslenir. Haftasonu gürültüsünden de daha gürültülüdür Noel geceleri. Yerler, içerler, bağırırlar, çağırırlar. Partiler çok coşkuludur. İsa'nın doğuşunu da bu şekilde kutlamayı ihmal etmezler. Evlerin pencerelerinden bile sabaha kadar havai fişekler atılır. Yetmez, sitelerin bahçesinden de atılır. Abartısız sabah 6'ya kadar devam eder. Bebeler uyuyamaz, olsun, bu benden başka kimsenin umrunda değildir. Venezuelalı olmadığını düşündüğüm komşum bile bunun bir gelenek olduğunu düşünüyor. Kültür onların kültürü tabi, herşeyi tuhaf karşılamak da saçma.

Bebeler demişken, hastaneden çıkar çıkmaz kız bebelerin altına bez bağlanır, kafalarına çiçekli bandana takılır. Tek bir tişört ve bez giydirilmiş erkek bebeler de minicik bedenleriyle alışveriş merkezlerinde aileleriyle birlikte gezerler. Bebelerin üşüdüğünü ve dışarıda çok yorulduğunu düşündüğüm için, içim cız eder. Avmler çok soğuktur. Dışarıda hava 28 iken içerisi 14 derecedir. Benden başkası ceket giymez içeride.


Karakas çok kalabalık bir kent. Neredeyse 6 milyonluk. Deniz kenarlarına git, tıklım tıklım. Parklara git, oturacak yer bulamazsın, avmler insan seli. Bu kalabalık tabi ki çok yüksek katlı binalarda yaşıyor. Daha düşük bütçeli insanların oturdukları binalardaki pencereler çok küçük. Balkon kültürü zaten olmadığı için, kurutma makinesi alamayanların pencereleri yıkanmış çamaşırlarla rengarenk. Demir parmaklıkların arasından o çamaşırları nasıl oraya dizerler hiç anlayamadım. 20 katlı bir binada bile en üst kattaki her pencereye zindan gibi parmaklık takılmıştır. Parmaklık da yetmez, çatılar elektrik telleriyle çevrilmiştir. Müstakil olanların bahçesi kocaman duvarlarla sarılmıştır, tepesi cam kırıklı, elektrik telli. En iyi semtte de bu böyle, en kötü semtte de. Çünkü hırsızlık, gasp olayları çok. Kimse kimseye güvenmez. Komşusuna bile. 

Her yerin yemyeşil olduğu bir yerde pencereler parmaklikli olsa da çiçeklerle kapatılır. Bu da güvensizliğin yarattığı saklanma duygusunun sonucu herhalde.


 Benzin çok ucuz olduğu için, ne yaparlar ne ederler araba alırlar. Ama eski ama çok yeni. Hatta durumu iyi olan ailelerde 2 araba vardır. Her apartmanın mutlaka otoparkı vardır. Ama araç fazlalığı sebebiyle yollarda da parklar görürsünüz. Çok araç, ucuz benzin... Egzos gazı..... Ah bu güzelim ülkeye öyle kötülük ediyorlar ki, doğa fazlaca güzel, egzos gazını bu yüzden pek hissetmiyoruz dışarıda ama avmlerin 5 kat altına kadar otopark, orada az solumadık bu zehri.


Halka açık yerlerde kocaman bir yazı ilişir gözünüze. "Bu iş yerinde herkes eşit haklara sahiptir ..." falan filan. Önce vay be dedim ne kadar güzel bir tabela, insana ne kadar saygılılar. Ama zaman ıcinde anladım ki bu coğrafya gerçekten ırkçı.

Mesela, başımdan geçen bir olayı anlatayım. Luz ile bir avm ye gittik. Ben bebeyi emzirirken dedim allah rızası için al iki kahve de içelim,  iki lafın belini kiralim. Hiçbir zaman iki lafın belini kıramadim ispanyolcamla ama döner dönmez acısını çıkaracağım kesin. Neyse, Luz bir geldi elinde iki bardakla, bardakların biri porselen diğeri plastik. Dedim bu neden? Ben siyahım ya ondan dedi durumu gayet normal kabul ederek. Benim için problem değil dedi. Tepemden kaynar sular döküldü sanki. Ben bu durumu asla kabul edemezdim ve gittim derhal değiştirin dedim. Dilim yetse daha çemkirirdim de o da bende yok. 
Luz yeğeni için iş isterken, "Ama o da siyah. Sizce bir sıkıntı olur mu?" diye de sormuştu. Çok üzücü değil mi? Hâlâ bu yüzyılda neler konuşuluyor!!!


Gelelim Karakas'a.... Trafikte ciddi bir kaos vardır. Ben bir iki kere kullanmayı denedim ama motosikletlerden gözüm korktu. Sağdan soldan her an çıkabilirler. Bisiklet kaskı bile olsa kasklarını takarlar. Bu motorizadolar her yere girip cikamazlar. Çünkü potansiyel hırsız gözüyle bakılır onlara. Bazı otellerin girişinde "motorcular giremez" levhasını da görürsünüz. Yetmez, güvenlik de orada durur içeri almaz.





Sokaklari oldukca renklidir. Grafitilerle suslenmistir ya da devrim zamanına ait resimler, yazilar vardir. Kagit afis pek gorulmez cunku yoktur. Duvarlar bildiginiz tuval gibi kullanilir. Bazi seyler yoktur iste. Mesela plastik. Bankaya kredi karti basvurusu yaparlar, plastik olmadigi icin aylarca bekleyebilirler. Bizler icin cok basit olan bir detay bile burada bir sorun haline donusur. 



Daha once bahsettim mi hatirlamiyorum, burada tek basina yasayan anneler coktur. Babalar durumu pek sahiplenmez. Cinsellik erken yaşlardan itibaren hayatin icindedir ve bunun sonucu olarak da cok erken cocuk sahibi olan cocuklarla karsilasirsiniz. Bebeler tum gun krese birakilabilir bu yuzden. Tek başına çocuk büyüten annelere devlet biraz maaş da verir ama o kadar az ki. Mecburen çalışır anneler. Luz da single motherlardan. Hatta 2 cocugunun babası da farklı. Burada bu gayet normal. Başka bir temizlik gorevlisinin 4 cocugunun da babalarinin ayri oldugunu duydum. Ahlak tartismasi yapacak degilim. Bize ne. Şunu anlatmadan gecmeyeyim bu konuyu. Komşum Leo, baska bir kadin komşumla tanistiracak beni. Şöyle diyor, "Bak bu Karla, o bir single mother."  Bunu duydugumda şok olmustum, çünkü çok özel bir durumu yine normallestirerek hic tanimayan birisine söylemişti.  


Ben de oglumu 1 ay boyunca kreşe verdim, 1 hafta sonra kaçarak uzaklastik. Biinci sorun hijyen. Bebeler yerlerde, temizlikten eser yok. Bebelere yedirilen sekerler, cikolatalar, pudingler. En cok da bu üzdü beni. Ben de niye benim oglum cılız da onlar toraman gibi diyordum. Meger basiyorlarmis sekeri el kadar bebelere.





Kendileri de her seyin icine seker koymayi severler.Tabi bulurlarsa...Geceleri dondurma yemeği severler. Burada süt olsa, daha neler yapacaklar. Venezuelanın dondurması meşhurdur. Las Mercedes'teki Versalles'in önünde kuyruklar oluşur. Sadece bir külah dondurma içindir bu zahmet. Gece dediysem, en fazla saat 9. Bu saatten sonra sokaklarda araba sesleri azalır. Herkes güvenli(!) kalesine, evlerine geri döner. Evde ya sular kesiktir ya elektrik. Bu durumla da yasamaya alışmış olan Karakaslilar dinlenmeye gecerler. Karakas sokakları sessizliğe gömülürken, evlerden gelen tv sesleri, müzik sesleri birbirine karışır.















Fotoğraflar aşağıdaki sitelerden alınmıştır:

http://www.noticias24.com/fotos/noticia/7674/en-fotos-colectivos-urbanos-pintan-graffitis-en-el-oeste-de-caracas-en-apoyo-a-la-candidatura-de-maduro/

http://www.noticias24.com/fotos/noticia/4474/en-fotos-caracas-se-llena-de-graffitis-en-apoyo-al-presidente-hugo-chavez/

https://eliascisneros.wordpress.com/2010/03/20/continua-el-viaje-la-gran-caracas-parte-x/

http://www.nbcnews.com/id/39388125/ns/world_news-americas/t/opponents-hope-rein-chavez-after-election/

http://www.aljazeera.com/indepth/inpictures/2012/09/2012930144527686313.html

https://zuplemento.wordpress.com/2008/07/22/top-50-graffitis-de-venezuela/

http://www.lapatilla.com/site/2014/03/20/los-grafitis-contra-maduro-que-rodean-las-calles-de-caracas-este-20m-fotos/