Bumerang

9 Şubat 2017 Perşembe

KABUS GİBİ

Burada yaşarken fark ettiğim ilginç, bazen de tuhaf durumları bir başlık altında topluyorum. Bir hayli uzun. Haydi başlayalım:

Süpermarket kuyrukları: Vatandaşlık numaranızın son rakamına göre uygun olan günlerde sıraya girip, parmak izi vererek ihtiyaçlarınızı alıyorsunuz. Gerekli olanlar değil de genelde elde olanlar dağıtılıyor. Bu yüzden insanlar kaliteli yiyecek bulmakta zorlanıyor.

Caracas

Banka kuyrukları: Bu ülkede her şey yavaş. Sistem teknolojiye tam uyarlanabilmiş değil ve para çektiğinizde de makine bir tomar para veriyor, saymak uzun sürüyor. Güvenli de değil üstelik. Tomar tomar paraları çantanıza sokuşturup, onu da koltuk altına kıstırıp öyle dönüyorsunuz eve. Sayamadığınız için de banka görevlisi az da olsa cebine indirebiliyor.

Doktorda kuyruk: 10 kişiye aynı saate randevu verilir ve kim önce gelirse girer. Özel böyle. Devlet hastanelerini hiç anlatmayayım.

Eczane kuyrukları: Ciddi bir ilaç sıkıntısı var. Millet ne gelmişse almak için kuyruğa giriyor.

Ödeme kuyrukları: Bir şey satın almak hiç içimden gelmiyor bu sebeple. İnanılmaz yavaşlar. Nakit sıkıntısı var, kartla ödeme yapmak zorundasın ve post cihazları çok yavaş. Sistem de hızlı olmalarına izin vermiyor ama daha çok sorun kültürel yavaşlık.

Üçü resmi tam dört çeşit para bozdurma kuru var. Resmi kurları Venezuela Hükümeti temel sağlık ve gıda malzemelerinin ithalatında ve vatandaşlarının yurt dışında yapacakları harcamaları için onlara destek sağlamak amacıyla kullanıyor. Karaborsada 1 dolar 3300 bolivar. 2 resmi kur var. Birinde 1$ 10 Bolivar, digerinde ise 670 bolivar. Hal böyle olunca da bu durumu istismar eden ve bu yolla sadece remi kurdan bolivarını dolara çevirip, sonra da karaborsada bozdurarak katlayan , kısa yoldan köşeyi dönen çok kişi var. Suistimale açık bir sistem. Sistem diyemem aslında. Kafam almıyor gerçekten. Sanki sadece karışıklık çıkarmak için ortaya atılmış, ama bu karmaşayla koca bir ülke yönetiliyor. Bu kadar büyük sistem açığıyla da kimin kimden ne çaldığı, ne aldığı belli değil.

Bachakerolar da bu sistemsizlikten doğan ara elemanlar. Bulamadığınız bir ürünü onların aracılığıyla 100 bolivar iken 30000 bolivara alıyorsunuz. Örneğin bebek bezi paketinin üzerinde kaç bolivar olduğunu görüyoruz. 1000 bolivar kadar. Ama daha dün 1 paket beze 35000 bolivar vermek zorunda kaldık. Piyasada yok çünkü. 

Üretim neredeyse yok. Bu yüzden sosyalizmin çok iyi kavranamadığını düşünüyorum. Dışa bağımlılar.

Deste deste para taşıyamayacak olman sebebiyle, her yerde kartla ödeme yapmak zorunda kalman. Park ücretini bile...Yani yine bekliyoruz, yine bekliyoruz...

Aşırı pahalılık. Enflasyon rakamları çok yüksek. Kalite ile verdiğin para örtüşmüyor.

Asgari ücret yeni zamla 48000 + gıda yardımı ile 105000 bolivar. Emekliler ise gıda yardımı almıyor. Sadece 40000 bolivarla geçiniyor.

1 ekmek 500 bolivar. 1 kg et 6000 bolivar. 1 haftalık market alışverişi minimum 60000 bolivar. Orta halli bir restoranda 2 kişilik yemek 50000-10000 arasında değişiyor.

Bozuk yollar: Uzun süre zarar görmüş yol nasılsa öyle kalır, arabalar o çukurun içine düşebilir, en sonunda birisi oraya bir saksı koyar. Ya da çöp kovası. Bunun aniden karşına çıkabilme ihtimali de oldukça heyecan verici. Burada yaşarken her günümüz böyle. Adrenalin maksimumda.

Her yağmurdan sonra patlayan borular, suyla dolup taşan yollar ama buna tezat evlerde günlerce su kesintisi yaşanması.

Güvenlik sebebiyle kimsenin olmadığı sokaklara giremezsin, akşam saat 21.00'den sonra sokaklara çıkamazsın. Yine güvenlik sebebiyle dışarıda elini kolunu sallaya sallaya dolaşamazsın, takı takmamalısın. Fotoğraf da çekemezsin. Alıp kaçarlar anlamazsın bile.

Kimse kimseye güvenmiyor. Komşusunun girme ihtimaline karşı, tüm pencereler en üst katta dahi demir parmaklıklı. Bizim yaşadığımız sitede bile hırsızlık oldu. Üstelik herkes sitede yaşayan birilerinden şüpheleniyor.  Bizim sitede bile diyorum, çünkü güvenlik önlemleri alınan, korunan bir site. Garajdaki arabalara girildi yakın zamanda. Güvenlik görevlileri, bahçıvan ve evlere tadilata gelen işçiler de zan altında. Bu yüzden sürekli bir eleman değişimi var.

Kapıyı açarken kırk kez delikten bakarsın burada. Çünkü yakasına CanTV amblemini yapıştırıp, internet arızası var, tamire geldim diyerek evleri soyan kişilere rastlamak mümkün. 

Turizm konusunda tam bir hayal kırıklığı bu ülke benim için. Harika bir iklim ve harika bir doğa olmasına rağmen, Caracas'a yarım saat mesafedeki La Guaira, Vargas inşaat mezarlığı. Deniz, sahil kirli. Sahile bile inşaat dikebilmişler, hatta gökdelenimsi yapılarda yaşıyorlar denize karşı ve orada benim yazlığım var diyebiliyorlar. İki saat mesafedeki Tucacas da öyle aman aman süper değildi. Los Roques fena değildi ama daha iyi olabilirdi.

46 litre benzin zamdan önce 3.27 bolivardı.
 Şimdi ise bunun 6 katı. Ama yine de ucuz.
Hatta bize göre bedava
Ucuz benzin güzel...de güvenlikten kaynaklı gezemedikten sonra ne anlamı var. Gittiğin yerler hep aynı. Bir de ucuz olunca hatta bedava diyebiliriz, aşırı araç kullanımı var. Egzos gazı salınımı yüksek boyutlarda.

Motorcular çok tehlikeli. Trafikte giderken nereden çıkacakları belli olmuyor. Hiçbir kural tanımıyorlar.

Kıtlık. Temel gıda malzemelerine ulaşım sıkıntılı.

Ulaşsan da kalitesi çok düşük.

Güvensizlik hissi. Bir süre sonra paranoyaklaşıyorsun. Her an bir yerden birisi gelecek, çıkıverecek ve seni gasp edecek zannediyorsun. Örneğin bir gece nispeten güvenli Mirador'da yani manzara tepesindeyız. Oğlum oynuyor, uyusun diye koşturuyoruz onu. Birisi yaklaşıyor bana, farkındayım ama bakmaya korkuyorum yüzüne, dediklerini duymazdan geliyorum. Niyeyse, korktum aslında ve taş kesildim diyelim. Adamın onuncu tekrarında bir tane sigara istediğini anladım ve mahçup oldum tabi. Meğer karşı sitenin güvenlik görevlisiymiş. Dilim döndüğünce anlattım ve özür diledim.

Sürekli yiyecekten konuşuluyor olması çok can sıkıcı. Nereye ne gelmiş, ne kadarmış?

İngilizce bilen insan bulmakta zorlanıyorsun. Bulunca da yapışıyorsun. Onlar da benimle pratik yaptıkları için ispanyolcayı tam öğrenemedim zaten.

Tekstil ürünleri çok kalitesiz.

Kalitesiz deterjanlar, temizlik malzemeleri. Kir çıkarmıyorlar. Gerçi su da kirli olduğu için deterjanlar pek etkili olamıyor. Beyazlar mosmor çıkıyor.

Su bildiğiniz pis akıyor. Alt yapı yetersiz, borular eski, paslı. Lağım olmadığını bana kimse kanıtlayamaz. 

Sular çok sık kesiliyor. Belediyeyle apartmanlara su satan tanker sahipleri arasındaki mafyatik bağlantının da buna sebep olduğu, son söylentiler arasında. 

Araçlara yedek parça bulamıyorsun.Tanıdığım çoğu insan yolda kalma korkusuyla pek dışarı çıkmıyor, uzun yola gitmiyor. Arabaya bir şey olduğunda da tamir çok masraflı olacağı için servise götüremiyor. Bu yüzden trafikte kırık dökük, koli bandıyla, kartonla tamir edilmeye çalışılmış arabalar var. 

Polis ve askerlere güven duyulmuyor. Rüşvet ve ispiyon sebebiyle...


Irkçılık. Siyahi kişilere farklı davranılıyor. Eve gelen yardımcımıza plastik bardakla, bana da porselen bardakla kahve vermişti bir kafeterya.

Kolombiyalılara farklı muamele gösterilmesi. Zamanında Kolombiya kötü durumdaymış, buraya çalışmak için gelen çok olmuş. Şimdi de kendilerine bile yiyecek kalmadığı için gitmelerini istiyorlar. Onlar da gidiyor zaten.

Güvenlik sebebiyle AVM'lerde vakit geçirmek zorunda kalışımız. Ki ben kapalı yerlerden ve uzun süren alışverişlerden nefret ederim.

Süpermarketlere yiyecek gelmiş mi diye sürekli kontrol etmek zorunda kalmamız.

Kutlamalarda havai fişek çılgınlığı, aşırı gürültü.

Hafta sonları yüksek seli, müzikli ev partisi çılgınlığı.

Tatile bayılıyorlar. Zırt pırt tatil ilan ediliyor. Zaten elektrik tasarrufu sebebiyle mesai saatleri az.

Noelde 1 ay boyunca her yer kapalı. Sokaklarda in, cin top oynuyor.

Aç insanlar, sokaklarda mango ağaçlarından meyve düşürmeye çalışan insanlar, çöp karıştıran aileler.

Genç anneler. Doğum kontrolü yok. Kadınlar çok erken anne olabiliyorlar. Kürtajı dinen kabul etmiyorlar.

Yalnız anneler. Adamlarına hiç güven olmuyor buranın. Neredeyse her 3 kadından ikisi yalnız anne.

Beyaz giyinen mezhep.(Sanitero) Ayakkabısından çantasına kadar her şey beyaz olmak zorunda. Trafik durduğunda kutulara kiliseleri için para topluyorlar.

Çok hızlı konuşuyorlar. Bazen anlamam imkansızlaşıyor.

Herkes yurt dışına kaçacak fırsat kolluyor.

Plastik sıkıntısı sebebiyle kredi kartı basımı için bile 3 ay bekleyebilirsiniz.

Hastanelere kan alımından sonra yapıştırılması için kendi yara bandını götürüyorsun.

Karakas dışında bu tablo çok daha vahim. Haftanın en az 3 günü elektrik yok, 5 gün su yok. Hatta devlet dairesinde işin varsa kendi mürekkebini, kağıdını, kalemini götürüyorsun.

Her gün bir ölüm ya da gasp haberi alınması. Tuhaf ve korkutucu bir hikaye duyabiliyorsun. 10 günlük morga gelen cinayet vakası 130. Kayıtsızlarla birlikte en az 200. Son zamanlarda bunun artmasının sebebiyse, askerin içindeki yeni bir resmi yapılanma. Sözde çetelere karşı savaşıyorlar ama arada bir sürü masum gencin de gittiği söyleniyor.

Arabalar eski, evdeki ev eşyaları eski. Sanki 1950'lerdeymişiz gibi. Arabaların yedek parçaları bulunamıyor, elektronik eşyaların da. Zaten tamir edecek kalifiye eleman da yok.

Barriolar ve barriolardaki inanılmaz hayatlar.(Varoşlar)

Chavistaların ultra zengin oluşları, eğlence düşkünlüğü. Bu beni en çok hayal kırıklığına uğratan madde. Yarı çıplak kadın ve erkekleri kiralayıp dans ediyorlar. Üstelik çoluk çocuğun önünde. Nereden mi biliyorum? Bizzat bir tanesine denk geldim.

Zengin ve fakir arasındaki uçurum.

Chavez'in aslında benim bildiğim Chavez olmayışı. Hayal kırıklığım kocaman. Venezuela devrimi tam bir balon. Ama dünyada farklı tanıtmışlar kendilerini. Bu yüzden herkes alkış tutmuş onlara. Halkı bölmek adına söylenenler akıl almaz boyutta. Örneğin; onun arabası klimalıysa o zengindir ve eğer onun parasını alırsan bu suç değildir.

Chavez kendisine yapılan sözde darbe girişimi sonrasında halkı, daha doğrusu suç potansiyeli olanları kendisini korumaları için silahlandırmış. En ağır silahlarla hem de. Bu yüzden Karakas dünyanın en tehlikeli kenti şu anda. Cinayet oranı çok yüksek.

Devlet dairesinde çalışabiliyor olmak için Chavezin partisine üye olman yani Chavista olman gerek.
Devletin verdiği evlerde oturabilmen için de bu şart. Bu evleri de dayali döşeli bedavadan vermiş zamanında. Onları kendine mecbur bırakmış. 

Diş teli, estetik konusuna takmış durumdalar. Her 5 kişiden 4ünde diş teli var, kel insan yok. Diş teli furyasını ben de denedim. Herkeste görünce çok iyiler zannettim ama o da bir hayal kırıklığı. Slikonsuz göğüsler yok gibi.

İnternet yavaşlığı, sık sık arızalanması.

Hijyen sıkıntısı.

Umumi tuvaleti olmayan tek ülke burasıdır herhalde. AVMlerdekiler de çok pis. Yiyecek almak için uzun kuyruklarda bekliyorlar ve tuvalet yok. O kuyrukların yanından geçerken idrar kokusundan rahatsızlık duyabilirsiniz.

Dışarıda en iyi yerler dahi tuvalet kağıdı ve sabun sıkıntısında.

Soğuk iç mekanlar. Klimalı AVMler, süpermarketler, restoranlar. Bildiğin üşüyorum. Ama onlar üşümüyor. Yeni doğanlar bile tek kıyafetle dolaştırılıyor.

Küçük kız çocuklarına birer kadın gibi davranmayı öğretiyor çoğu aile. Makyaj, kıyafet, saç, baş.

Güzellik kraliçesi yetiştirmek için güzellik okulları var.

Makyaja çok düşkün estetikli zengin kadınlar.

Dış görünüşe çok önem veriyorlar.

Kadınlar yaşlarını gizliyorlar. Sorulmasından da hiç hoşlanmıyorlar.

Her şey tek tip. Seçme şansın yok. Kalite aramak saçma.

Her şey çok pahalı olduğu için abur cubur yemek zorunda kalmaları.

Sivrisineği çok rahatsız edici. Kıyafet üstünden bile ısırıyor. Kaşımazsan hart hurt delirebilirsin. Kaşıyınca da yaraya dönüşüyor. 

Trafik cezası yok. Hatta içki içince daha iyi araba kullanılabildiğine dair yazılar da çıkmış gazetelerde. Bu sebeple hafta sonları gece trafikte dikkat etmeniz gerekebilir.

Evet ürkütücü çok şey var. İçiniz açılsın istiyorsanız sizi bu yazıya alalım. Her yerin kendine ait avantaj ve dezavantajları var işte. Allahtan hava güzel. Bir de odundu kömürdü ugrasamazlardı. Ülke daha da felakete sürüklenmiş olurdu.

Tüm bunları yazarken “Oh! İyi ki gidiyorum da diyemiyorum. Kolay değil iki sene kaldık burada ve insanoğlu bir tuhaf, böyle bir yaşam şekline bile alışabiliyorsun. Daha doğrusu hayatına devam edebilmek için dönüşüm geçiriyorsun. Tabi biz yabancı olduğumuz için onlar kadar kıtlık çekmedik. Öyle ya da böyle bir şekilde bulmaya çalıştık. 

Tabi ki sevdiğim ve aklımın kalacağı insanlar da bu hislerime sebep. Her şeye rağmen, burayı ve buradaki insanları seviyorum. Umarım en kısa zamanda bu zor dönemi atlatırlar. Yoksa burada yaşamak gerçekten çok zor.









6 Şubat 2017 Pazartesi

DOMİNİK CUMHURİYETİ


Uzun süredir gitmek istediğimiz, ertelediğimiz Dominik Cumhuriyeti gezisini nihayet yapabildik. Venezuela'da da iş sebebiyle bulunuyoruz, her gidelim deyince de gidemiyoruz tabi ki.

Dominik Cumhuriyeti, Karayipler'de Küba'dan sonra en büyük ikinci ada olan Hispaniola'yı Haiti ile paylaşıyor. İki komşu arası da pek iyi değil. Dominik Cumhuriyeti İspanyolca konuşuyor, beyzbol meraklısı tam bir küçük Amerika. Haiti ise, Fransızca konuşuyor, daha fakir ve de karışık bir ülke. Futbol meraklısı ayrıca. İki ülke birbirine oldukça zıt.

Dominik Cumhuriyeti, iki filmin de seti olmuş. Birisi Apocalypse Now, diğeri ise Jurassic Park. Haitiyi şimdilik merak etmiyorum, şimdi Dominiği biraz gezelim.

Karakas'tan Acerca Havayolu şirketi ile bir buçuk saatte Santo Domingo'daki Las Americas havalimanına geldik. İki ülke arasındaki havalimanı bile o kadar farklıydı ki, bıraksalar orada bile bir iki saat vakit geçirebilirdim. Köyden indim şehre hesabı benimki. Daha girişte ülkenin fotoğraflarıyla, müzemsi görünüşüyle hoş geldin dedi Dominik Cumhuriyeti. Ülkeye giriş vergisi kişi başı 10$. (Ama tuhaf Venezuela şirketi Acerca, ekonomik krizin faturasını seyahat edenlere kesti ve iki yaşındaki oğlum için dahi 83$ ekstradan aldı. Ve bunu bileti satarken söylemeye bile tenezzül etmeden yaptılar.)

Para bozdurmak isterseniz, havaalanında iki tane döviz bürosu var. Devlete ait olanda 1 dolar 36 RD, biz özele bozdurduk. 46 RD. Buna da dikkat edebilirsiniz.

Santo Domingo'da yaşayan bir arkadaşımız karşıladı bizi. İş çıkışı saati olduğu için, trafiğe takılınca, 1 saatte ancak vardık şehir merkezine. Yol uzun sürünce etrafı inceleme vaktimiz de oldu. Her yerin olduğu gibi bu kentin de çok fakir bölgeleri vardı. Gökdelenlerin başladığı yerde de şehir başlıyordu. Tipik bir Amerika şehrini andırdı bana. Arkadaşlarımızın evinde bir güzel karnımızı doyurup dinlendikten sonra, Zono Colonial'deki otelimize doğru yola çıktık.

Orada Hotel Villa Colonial isimli otelde iki gün kaldık. Oldukça güzel bir butik oteldi. Bir gecelik kahvaltı dahil iki yetişkin 1 de bebek için 150$ ödedik. (Fiyatları özellikle buraya gelmek isteyenlere bir fikir vermesi amacıyla yazıyorum.) Her yer dolar da kabul ediyor bu arada. 


Biz iki yaşındaki oğlumuzla Zono Colonial'i gezerken biraz zorlandık. İki ileri bir geri, güvercin peşinden de koştuk arada, bisiklete de bindik. Özellikle bisiklet turumuz çok keyifliydi.


Pahalı bir turistik bölge olduğunun altını özellikle çizmek isterim. Üç bardak meyve suyuna 12$ verebilirsiniz mesela, üstelik bizim içtiğimiz meyve suları doğal bile değildi. Bu sebeple bütçeniz kısıtlı ise mutlaka önceden fiyatları sorun derim. Venezuela'da bulamadığımız ürünleri de buradan alalım diyerek merkezdeki süpermarket Nacional'e girdik, girmez olaydık. 200 dolar bıraktık ve adamakıllı bir şeyler de alamadık.
Soldaki Venezuela süpermarketi, sağdakiler Dominik
Çoğu şey dışarıdan geliyor, kendi üretimi olan ürünler oldukça az. Bu sebeple markette dolaşan fakir halkı hemen fark edersiniz. Bu yönüyle Venezuela'ya benzediği için, sevmedim marketlerini. Gerçi her şeyi bulabiliyorsun ama çok ama çok pahalı. Oğluma bir çift çocuk çorabı sordum, 6$ lafını duyunca, o çorabı usulca bıraktım elimden. Marketleri sevmek zorunda mısın, sana ne? diyecek olursanız, kıtlık olan ve marketlerdeki rafların bomboş olduğu bir ülkeden geldiğimi söylemek isterim. Yani turistik gezi planıma marketleri dahil etmek zorundaydım. Süt, un ve şeker görünce o rafların önünde poz bile verdim.


Nerelere gidilebilir Zona Colonial denen bölgede?












Parque Colon
Zona Colonial'in tam kalbinde, Kolomb Heykeli'nin etrafındaki restoranlarla, kafelerle çok canlı bir bölge. Banklarda oturup müzisyenleri dinleyebilirsiniz, bizim gibi güvercinlere yem verip, oldukça uzun bir zaman geçirebilirsiniz. Akşamüstüne doğru evlenecek çiftler gelip, düğün fotoğraflarını burada çekiyorlar. Oğlum bir albümü mahvetti , muhtemelen photoshopla onu silmişlerdir.



Bu parkın yanından Chu Chu Colonial Treni kalkıyor. 45 dakikalığına size güzel bir tur yapıyorlar. Fiyatı yetişkinler için 12US dolar, çocuklar için 7. Her tarife ingilizce değil. Binerken mutlaka hangi dilde tur yapılacağını sorun. Biz çocuklu olunca hemen ilk bu trene bindik. Etraf hakkında bize oldukça güzel bir fikir verdi. Sabah 9'dan akşam 16'ya kadar çalışıyor.










Catedral Primada de America
Parque Colon'un hemen yanında, Amerika kıtasındaki ayakta kalabilmiş olan en eski katedral. Kolomb'un oğlu 1514'te yapımına başlamış, 1540'ta tamamlamış. Giriş ücretsiz.



Las Damas Sokağı
Önemli tarihi binaları barındırıyor. Amerika kıtasındaki ilk taş döşenmiş sokak. Burada yürüyüş yapan Diego Colombus'un karısı ve arkadaşları sebebiyle Kadınlar Sokağı adını almış.

Las Damas Sokağında bulunan nereleri gezebilirsiniz?

-En eski koloniyal askeri bina Fortaleza Ozama bu sokakta. Avlusunda gaddar vali Nicolas de Ovando'nun heykeli var. 1970'te halka açılmış. O zamana kadar da askeri garnizon ve hapishane olarak kullanılmış. Giriş ücretli. Rehberle de anlaşabilirsiniz ama çok da gerek yok.

-Hostal Nicolas de Ovando, gaddar valinin yaşadığı yer. Şu anda otel olarak kullanılıyor.

-Casa de Francia, Hernan Cortes'in yaşadığı yer. Meksika'yı talan eden şahıs olur kendisi. Şu anda Fransız Konsolosluğu binası, içinizi gezmeniz mümkün değil ama dışı oldukça hoş.

-Panteon Nacional, 1747'de inşa edilmiş olan bir Cizvit kilisesi. Tütün deposu, tiyatro olarak da kullanılmış. 1958'de diktatör Trujillo şimdiki haline getirmiş. Kapıda nöbet tutan askerler var. İçeride Dominik'in önemli şahsiyetleri duvarları süslüyor.

-Plaza de Maria de Toledo dinlenmeniz için güzel bir meydan. Girişte kemerleri var. Pazar günleri de bit pazarı bu meydanda kuruluyormuş.

-Museo de las Casas Reales, 16.yüzyılda inşa edilmiş. Karayiplerdeki İspanyol yönetiminin merkezi olmuş. İspanyolların silah, tablo, değerli eşyaları ve Taino yerlilerine ait koleksiyonlar sergileniyor. İdareciler pencereden, bahçedeki güneş saatine bakıyorlarmış. Bahçesindeki Reloj del Sol'u de görebilirsiniz.



Alcazar de Colon Plaza Espana'da bulunuyor. Eskiden Kolomb'un oğlu Diego ve karısınıın yaşadığı yer olarak kullanılıyormuş. Şimdi ise Kolomb'a adanmış bir müze.

Alcazar de Colon
Plaza Espana, doksanların başında Amerika'nın keşfinin 500.yılı şerefine yenilenmiş. Çok geniş, canlı bir alan. Yine yeni evlenecek çiftlerin fotoğraf çekimi için tercih ettikleri bir yer. Hemen yanındaki Atrazana Sokağı'nda kafe ve restoranlarda dinlenebilirsiniz.


Monasterio de San Francisco, yeni dünyanın ilk manastırı. Harabe durumunda ama geceleri aydınlatma yapılıyor, bahçesinde konser ve gösteriler düzenleniyor.

Ruinas del Hospital San Nicolas de Bari, 1503 ile 1911 arası hizmet vermiş bir hastane. Kasırga ile yerle bir olmuş. Zemin planı haç şeklinde.


El Conde Sokağı, Parque Colon'dan Puerta Del Conde'ye kadar uzanan, trafiğe kapalı sokak. Kafe, restoran, dükkanları ile hareketli. Yerel ürünler satan işportacılar ve eserlerini sergileyen sanatçılar da görülebilir. Uzun bir yol ama yürüyüş oldukça keyifli. Bisikletin girmesine de izin veriliyor, isterseniz bisikletlerle de turalayabilirsiniz. Bu sokaktan yerel içecekleri  olan Mamajuana malzemelerini alabilirsiniz. Şişenin içine odunsu bitkileri dolduruyorsunuz, bal ve rom ekliyorsunuz, bir hafta bekledikten sonra, bu bitkiler içerdikleri özsuları içkiye salıyor. Siz de keyifle içiyorsunuz. Çok şifalı olduğu düşünülüyor, cinsel gücü de arttırıyormuş. Birden kafanıza dikmeyin.

Puerta del Conde, Dominik vatanseverliğinin ve bağımsızlığının en önemli simgelerinden biri. 1844 yılında Haiti işgali altındaki Dominikliler burada toplanmış ve darbeyle onları ülkeden kovmuş. İlk Dominik bayrağının göndere çekildiği yer. Sürekli nöbet tutan askerler var. Kapıdan girer girmez karşınıza çıkan yer Parque Independencia. Parkın içinde de Altar de la Patria var. Bağımsızlık parkının içinde bulunan bu anıt, Dominik Cumhuriyeti'nin üç ulusal kahramanı Juan Pablo Duarte, Francisco del Rosario Sanchez, Ramon Matias Mella'nın mozolelerini barındırıyor.

Convento de la Orden de los Predicadores, Yeni Dünya'da kurulan ilk manastır. İspanyolların yerli halka yaptığı zulümleri ilk defa eleştiren ve bunları yazılı olarak aktaran Peder Bartolome de las Casas'ın yazılarını yazdığı yer.


Parque Duarte, bu kilisenin hemen yanında. Gündüz sıradan gözüküyor ama geceleri gençlerin buluşma noktası.
,







Malecon, Santo Domingo'nun sahil yolu. Her Pazar trafiğe kapalı. Sahil boyunca otel, restoran ve parklar var. Ama geç saatlerde dikkat etmeniz tavsiye ediliyor.


Zona Colonial bize çok pahalı geldi. Yerel yemekleri habichuela fasulyesini pilav üstü yiyorlar. Tebriz'li birisiyle tanıştık. Seneler önce yerleşmiş oraya. Biz de daha önce Tebriz'de yaşadığımız için, biraz memleketi hakkında sohpet ettik. Onun tavsiyesiyle bir Lübnan restoranını tercih ettik. 2 kişilik yemek için de 40$ para ödedik.

Gündüz bakkal, akşamları ise kafe-bar olarak faaliyet gösteren dükkanları çok hoş. Danseden, bira içip günün yorgunluğunu atmak isteyen, domino oynayan halkı oralarda görebilirsiniz. Bira içip siz de o ortamın büyüsüne kendinizi kaptırabilirsiniz. En meşhur biraları President.

Barrio Chino, gerçekten Çinlilerin yaşadığı bir Çin Mahallesi. Gündüz gezin geçin, ama geceleri uğramayın.


Zona Colonial dışında gidilebilecek yerler de var. Biz Punta Cana otobüs saatimize kadar dört saat için 40 dolara bir taksiciyle anlaştık. Bizi Kolomb'un fenerine, Üç Gözler mağarasına ve Ulusal Akvaryuma götürdü. Ulusal Akvaryuma gitmemizin sebebi malum çocuklu olmamızdı ama ondan daha çok biz ilgilendik balıklarla. Akvaryumdan çok, Karayip Denizi'ne bakan parkı ilgi çekiciydi.

Ulusal Akvaryumun parkı

Ulusal Akvaryum

Akvaryum Parkı
Faro a Colon
Dışarıdan bitmemiş bir inşaata benziyor. Kolomb'un Amerika'ya ayak basışını onurlandırmak için 1992 yılında yapımına başlanmış. Amerika'nın keşfinin 500.yıldönümü yani. Ozama Nehrinin doğusunda yer alıyor. Kaldığımız otelde bize burasının Dominikliler için bir utanç kaynağı olduğundan bahsedilmişti. Gidip görmeseniz de olur bile dediler. Çünkü yapılması için binlerce gecekondu sakini evlerinden edilmiş. Dominik Cumhuriyeti de yaklaşık 70 milyon dolar kaybetmiş. Estetik açıdan da oldukça çirkin bir yapı. Aslında 10 katlı bina yüksekliğinde. Uzaktan da çok büyükmüş gibi gözüküyor. Üzerinde, topraklarında bir zamanlar yerlilerin yaşadığı ülkelerin isimleri bulunuyor. Bu deniz fenerinin içinde birçok ülkeye ait köşeler yapılmış. Kolomb'un ziyaret ettiği ülkeler olarak seçilmiş sandık önce. Ama ilgisi yok. Nedenini anlamadığımız ülkeler de vardı.

Faro a Colon

Orada Dominikli çocuklarla karşılaştık. Fenerin girişindeki kiliseye pazar ayini için gelmişlerdi. Oğlumla epey oynadılar. Biz de bu lokumları bol bol fotoğrafladık.

Kolombus Feneri'nde
Kolombus Feneri'nde


Popüler kültürde yer etmiş düşünce, Kolomb'un Amerika'yı keşfetmiş olduğu. Halbuki Amerika, yerli halklar tarafından asırlar önce keşfedilmiş. Üstelik Kolomb, Amerika'ya ayak basan ilk Avrupalı bile değil. Fakat onun farkı gelip de kalan ilk Avrupalı olması. Ve peşinden başka Avrupalıları sürüklemekte gecikmemiş. Bugün, özellikle Amerikan yerlilerinin Kolomb'a ve yaptıklarına yaklaşımı çok daha eleştirel. Taini yerlilerinin nesillerinin İspanyollarla temastan sonra aşırı çalıştırılmaktan ve de yeni tanıştıkları Avrupai hastalıklar yüzünden son hızla tükenmesi bu düşüncenin başlıca sebeplerinden. Keşfin ardından sistematik olarak köleleştirilen Taino yerlilerinin nüfusu, yarım yüzyıl içinde %90 oranında azalmış. Bu bilgiyi de öğrenince fener, benim için de bir utanç kaynağı olmaya başladı.

Kolombus Feneri - Faro a Colon
Yapının deniz feneri özelliği komşu ülke Porto Riko'dan bile görülebilecek denli güçlü bir ışık yansıtabiliyormuş. Daha da önemlisi bu ışık haç biçiminde.

Bir müze olarak planlanan bu yapı, Kolomb'a ait olduğu düşünülen külleri de barındıran bir mozole. Yapının uzun kenarı 210 metrelik devasa bir haç şeklinde tasarlanmış formu da, Amerika'nın hristiyanlaştırılmasını herkesin gözüne sokmak istercesine sembolik. Yine de gidip bir görün derim. Tercih sizin.


Kolombus Feneri -Faro a Colon

Kolombus Feneri - Faro a Colon

Kolombus Feneri- Faro a Colon

Kolombus Feneri - Faro a Colon

Kolombus Feneri - Faro a Colon

Los Tres Ojos
Üç göz anlamına geliyor. Kireçtaşı binlerce yıl içinde suyun erozyonuna uğramış. Son derece etkileyici mağaralar, geçit ve göller oluşturmuş. Taini yerlileri bu alanı kutsal olarak kabul ediyormuş. İnanılmaz huzurlu bir yer. Kayalara açılan bir delikten merdivenlerle aşağıya iniyorsunuz. Üçüncü göle gidebilmek için sala biniyorsunuz. Muazzam bir yer. Başka bir dünyadaymışsınız hissi veriyor. Kalabalık olmasa, saatlerinizi geçirebileceğiniz bir ortam. Büyülü bir yermiş gibi. Müthiş güzellikte sarıp sarmalayan bitkiler, su, güneş ışığının oyunları, balıklar....

Tres Ojos
Bizim dikkatimiz çocuk peşinde koşarken dağıldığı için rehberli gezdik. Sıkı pazarlık yaptık. 25dolardan 10dolara indirebildik. Pek de gerek var mı, aslında yok. Kendiniz durumu değerlendirin. 


Tres Ojos
Tres Ojos'tan sonra, kapıda bekleyen taksiye bindik ve garajın yolunu tuttuk. Bu coğrafyada beklemek kader. Yine bekledik ama garajdaki insanlarla kaynaşmak da güzeldi. Kişi başı 10 dolara Punta Cana'ya yola koyulduk. 3saat sürdü yol. Çok dar koltuklar sebebiyle ve mecburi izlemek zorunda kaldığımız eski yapım bir filmle, bebemiz de kucakta zor oldu. Bu yüzden dönüşte havaalanına kadar taksi kiraladık. Uzun bir yol olduğu için 150 dolara anlaşabildik.


Tres Ojos


Tres Ojos

Doğal damlamalarla oluşmuş yunus şeklindeki kireç taşı

Tres Ojos

Punta Cana
Küba'nın Varadero'su gibi, bizim Antalya'mız gibi. 3gün de burada kalarak dinlendik. Pek yakında güneşi özleyeceğimiz bir coğrafyaya gideceğimiz için D vitamini depoladık kuzey yarımküreye göre kışın ortasında.

Punta Cana

Punta Cana

Güzel bir geziydi. Amerika'nın acılarla dolu hikayesinin başladığı yeri görmeli. Sömürge tarihinin oynadığı oyunlarla aynı adada buluşan iki halkın, nasıl da birbirlerine düşman olduklarını anlamalı.
Venezuelalılara benzerlikleri de vardı. Aşırı pahalılık, bir tarafta ultra zenginlik, diğer tarafta ise fakirlik... Haitililerin her yerde iş hayatında olduğunu da fark edeceksiniz. Birbirine düşman iki ülke oldukları için ırkçılığın da hat safhada olduğunu düşünüyorum. Az paraya çok çalıştırılan göçmenlerin kaderi maalesef her yerde aynı.

Biraz pahalı bir ülke olsa da sadece deniz, güneş ve kum değil, detaylı tarihiyle de gezilesi, görülesi bir yer... 


Punta Cana